Bediüzzaman Hazretleri niçin ahkâmda, fıkıhta ictihad yapmamış da tecdid ve irşâd hareketini sadece imân hakikatlarının izah ve isbatına bina etmiştir?

Bediüzzaman Hazretleri, ictihad yapmamasının hikmetini, “İçtihad Risalesi"nde izah etmiştir.

“İçtihad kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye altı mâni vardır.”

diye başlayan bu risaleden sadece Birinci ve İkinci Mânileri nakletmekle yetineceğiz:

Birincisi: Nasılki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir. Yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki büyük bir selin hücumunda,tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmağa vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecânîbin istilâsı anında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında içtihad namiyle, kasrı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriplerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyete cinayettir."

"İkincisi: Dinin zaruriyatı ki, içtihad onlara giremez. Çünkü Kat’î ve muayyendirler. Hem o zaruriyat, kut ve gıda hükmündedirler.Şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler ve bütün himmet ve gayreti, onların ikamesine ve ihyasına sarfetmek lazım gelirken, îslâmiyetin nazariyat kısmında ve selefin içtihadı sofiyane ve hâlisanesiyle, bütün zamanların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu halde, onları bırakıp heveskârane yeni içtihadlar yapmak, bid’akârane bir hıyanettir.(Sözler, Yirmi Yedinci Söz)

Evet, Bediüzzaman Hazretleri bütün mesaisini, mesail-i imaniye tabakalarındaki hikmet ve mârifetlerin izahına hasretmiş, herbir imân hakikatini yüzlerce, binlerce delil ve hüccetlerle göze gösterir derecede ispat etmiştir. Bütün himmetini ve gayretini imân hakikatlarının neşir ve ilanına hasretmesinin hikmetini kendisi şöyle izah buyuruyor:

Bu günlerde mânevî bir muhaverede bir sual ve cevabı dinledim. Size bir kısa hülasasını beyan edeyim. Biri dedi:

  • Risale-i Nur’un imân ve tevhid için büyük tahşidatları ve külli teçhizatları gittikçe çoğalıyor... ve en muannid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfi iken, neden bu derece hararetle daha yeni tahşidat yapıyor?..

Ona cevaben dediler:

"Risale-i Nur, yalnız bir cüz’i tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki külli bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kalayı tamir ediyor ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslâha çalışmıyor;belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsit aletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumî ve efkârı ammeyi ve umumun, bahusus avam-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeairler kırılmasiyle, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur’an’ın i’caziyle o geniş yaralarını, Kur’an’ın ve îmanın ilaçları ile tedavi etmeye çalışıyor."

"Elbette böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara, hakkalyakîn derecesinde ve dağlar kuvvetinde hüccetler,cihazlar ve bin tiryak hasiyetinde mücerrep ilaçlar, hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda, Kur’an-ı mu’cizü’l-beyanın i’caz-ı mânevîsinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır diyerek uzun bir mükâlemecereyan etti. Ben de tamamen işittim. Hadsiz şükrettim. Kısa kesiyorum.(Kastamonu Lahikası)

Evet, zâlim ve gaddar medeniyetin açtığı gediklerden küfür ve inkârın çığ gibi hücum ettiği; sefahat rüzgârlarının, dalalet fırtınalarının kat kat çelik istihkâmları delip geçen radyasyon şuaları misillü hayat-ı içtimaiyyeye nüfuz ile kalplerde, ruhlarda, vicdanlarda, iffetlerde tedavisi çok müşkil derin yaralar, rahneler açtığı bir zamanda, hakaik-ı imaniye ile meşgul olmak farz ve vacip derecesindedir. Bilirsiniz ki, zamanın fetvada tesiri olduğu,mukarrer bir kaidedir.

Elbette, materyalist felsefenin bütün kadrolarıyla Kur’ânî ve İslâmî hakikatlara hücumu hengâmmda, Bediüzzaman’ın göze göre kirpik mesabesinde olan füruat ve âdâb ile meşgul olamayacağı, izahtan varestedir. Bu yüzden, en mühim vazifesinin imanı kurtarmak olduğunu şöyle belirtiyor:

Eski mübarek zatların ekseri divanları ve ulemanın bir kısım risaleleri, imanın ve mârifetin neticelerinden ve meyvelerinden ve feyizlerinden bahsederler. Onların zamanlarında imanın esasatınâ ve köklerine hücum yoktu ve erkân-ı imân sarsılmıyordu. Şimdi ise köklerine ve erkânına şiddetli ve cemaatli bir surette taarruz var. O divanlar ve risalelerin çoğu has mü’minlere ve fertlere hitab ederler."

"Risalet’in-Nur ise Kur’an’ın bir manevî mucizesi olarak imanın esasatını kurtarıyor ve mevcud imandan istifade cihetine değil, belki çok deliller ve parlak burhanlar ile imanın isbatına ve tahkikine ve muhafazasına ve şübehattan kurtarmasına hizmet ettiğinden herkes bu zamanda ekmek gibi, ilaç gibi lüzumu var olduğunu dikkatle bakanlar hükmediyorlar.”(Sikke-i Tasdik-i Gaybi)

Evet, Bediüzzaman Hazretleri te’lif ettiği Risale-i Nur Külliyatıyla -lillailhamd- milyonlarca insanın imânının kurtulmasına vesile olmuştur. Zaten O’nun mânâ âleminde vazifesi imân hakikatlarını tahkiki bir surette ders vermektir. Bu vazifesini kendisi şöyle ifade ediyor:

Bu dürûs-u Kur’ânîyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müçtehidler de olsalar; vazifesi -ulumu imaniye cihetinde yalnız yazılan şu sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünkü: Çok emarelerle anlamışız ki: Bu ulum-u imaniyedeki fetva vazifesiyle tavzif edilmişiz.(Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup, Altıncı Risale / Hücumat-ı Sitte)

Ahir zamanın en büyük fesadı zamanında gelen Bediüzzaman, elbette büyük bir müçtehid, hem büyük bir müceddid, hem hakim, hem mühdi, hem mürşid, hem kutb-u azam olan bir Zât-ı nuranîdir. Bediüzzaman Hazretleri, diğer vazife ve sıfatları yanında en kâmil mânâda müceddidlik sıfatına da hâizdir. Evet... O’nun tecdid ve irşâd sahası, “Hakikat-ı imaniye ve Kur’ânîyeye ait mârifet tabakalarıdır.”

Şurası da bir hakikat ki; imân bir şecere-i tubadır. Amal-i saliha, onun meyveleridir. Kur’an’ın pek çok ayetlerinde evvela imân, sonra amel-i sâlih zikrolunur. îmanı olmayan veyahut isyan ile imanı zaafa düşen insanlara namazın farzından, âdabından helâldan, haramdan bahsetmenin bilmem ki bir te’siri olur mu?

Bir mü’minin İslâmiyeti yaşamaması, ibadete ait meseleleri bilmemekten ziyade, imanın zaafiyetinden ileri gelmektedir. Bütün insanî meziyetlerin menbaı imandır. İmân tekâmül ettikçe, insanı ubudiyette terakki ettirmekle beraber, onun bütün duygularına şekil verir, ölçü kazandırır,

istidatlarını inkişaf ettirir. Mü’minde mes’uliyet duygusunu geliştirir,ferdin muamelatına, ahval ve ahlakına tesir eder, şefkat ve merhametini,istikamet ve sadâkatini, gayretini ve himmetini inkişaf ettirir. Fert, böyle ulvî seciyelerle teçhiz edildiği takdirde, himmetini nefsine değil, milletinin saadetine hasreder. O zaman bir millet kadar kıymet kazanır. Evet, kâmil imanın kalp ve dimağlar üzerindeki alevlendirici fonksiyonu, her devirde büyük idealistler, kahramanlar, kumandanlar, âlimler, edipler, mürşidler ve dahi şahsiyetler doğurmuştur.

Aziz kardaşım, fıkhu’l-ekber olan esasat-ı imaniye ile meşgul olduğumuz için, nakle ve ehli içtihadın medarikine ve meâhizine bakan mesaili fer’iyeye, zihnim şimdilik ciddi müteveccih olamıyor."

"...Hem ulema-i İslâm o kadar tedkikat-ı şaibe yapmışlar ki, füruata dair tedkikat-ı amikaya ihtiyaçları kalmamış. Eğer hakiki ihtiyaç hissetseydim, böyle füruata dair müctehidînin derin me’hazlarına gidip bâzı beyanatta bulunacaktım. Belki de daha o nevi hakaika meşguliyet zamanları gelmemiş...”(Barla Lahikası)

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 12/7/2010
Okunma Sayısı : 3233

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
sekiz bir iki bes bes iki

mersin escort
ataköy escort
şişli escort
istanbul escort