Cihadın Kısımları

Cihad başlıca dört kısma ayrılır:

1. Cehalete karşı cihad,

2. Nefisle cihad,

3. Şeytanla cihad,

4. İç ve dış düşmanlara karşı cihad.

1. Cehalete Karşı Cihad

İlim, şerefli bir meşale, bitmez tükenmez bir hazinedir. Her şeyin mahiyet ve hakikati onunla inkişaf eder.

İlim bütün kemalât ve terakkinin üstadı, kudsî heyecanların menbaıdır.İlim ferdin iradesine inkişaf, fikrine metanet, seciyelerine necabet kazandırır,duygularını intibaha getirir. İnsan, kabiliyet ve istidatlarını ilimle inkişaf ettirir. Yaratılışın sırlarını onunla keşfeder.

Hem insan, ilimle kâinattaki kudret mucizelerini tefekkür eder. Böylece ruhen yükselir, kalben inkişaf eder ve neticede marifet ve muhabbet-i İlâhiyeye mazhar olur.

Evet, ölmüş kalpler ilim ve hikmetle ihya olur. Karanlıklar kılıçla, süngüyle değil, ancak güneşle ve nurla izale edilebilir. Kılıçların, füzelerin feth edemediği kalpler, ilim ve hikmet ile feth edilir. Evet cehaletin karanlığı,kılıçların parıltısı ile izale edilmez. Cehaletin şiddetine karşı, kılıç da kuvvet de aciz kalır, onu hafifietemez. O, ancak ilim ve hikmetle, Kur’an nurlarıyla izale olmuştur ve olabilir.

İlim her türlü kemalât ve fazileti insan ruhuna yerleştiren yenilmez bir kuvvettir.

İlim her güzelliğin esası olduğu gibi kuvvetin de menbaıdır. İnsan başta nefs-i emmaresi ve şeytanı olmak üzere bütün düşmanlarını onunla mağlup eder.

İlimlerin en şereflisi, en faziletlisi, en azizi marifetullahdır. İnsan ancak bu ilimle hidayete erer. Kur’an-ı Kerim’in ilk ayeti olan,

 “Yaratan Rabbinin ismiyle oku.” (Alak, 96/1)

âyetinden aldığı dersle kâinattaki her eseri Allahu Taalâ’nın isimlerinin bir ayinesi olarak mütalâa ve onlarda mevcut binlerce garip sanatları tefekkür eder.

Diğer ilimler ise ancak, marifetullaha vesile olmakla faydalı ve nurlu olurlar. Aksi halde insanın gafletini artırırlar.

İlimle yapılan cihad, şümullü ve umumîdir, sahası geniştir. Cihadın diğer üç şubesi de temelde buna dayanır. Yani hepsinin esası ilimdir. Hem, ilimle cihad daimîdir; kılıçla cihadda olduğu gibi belli zamanlara inhisar etmez.

İlimle cihad cihadların en ulvîsidir. Nitekim Resulullah Efendimiz (S.A.V.)

“İlim talep etmek ind-i İlâhîde (nafile) namaz, oruç ve hacdan ve fisebilillah cihaddan efdaldir.” 1

buyurmakla ilimle cihadın ehemmiyetini en güzel şekilde ortaya koymuştur.

Evet, hayatın muhafazası, imanların kurtulması, batıl inançların izalesi, kalplerin nurlanması, ruhların safîleşmesi, akılların aydınlanması ilimle olur.

Cihadların en ehemmiyetlisi ilimle yapılan cihaddır. Zira bu cihad, küfür ve dalâletin, sefahat ve rezaletin menbaı olan cehalete karşıdır. Bu bakımdan bütün müceddit ve müçtehitler, bütün âlim ve mürşidler en büyük mücadelelerini cehalete karşı vermişlerdir. Evet, cehalet büyük bir âfettir. Ona mağlup olan fert ve cemiyetlerin yeri, dünyada da ahirette de cehennemdir.

Bir milletin imanını, ahlâkını, faziletini silip süpüren en büyük felâket cehalettir.

Bir millet için en büyük tehlike haricî düşmana esir olmaktan ziyade cehalete mahkûm olmaktır. Bir millet cehaleti ilim ve irfan ile mağlup etmedikçe, o millette din ve milliyet aşkı heyecana gelmedikçe, aralarında uhuvvet ve muhabbet tesis edilmedikçe o milletin ferdlerinde umumî bir intibah olamaz, birlik ve beraberlikten söz edilemez.

O halde en büyük cihad bir milletin fertlerini ilim ve irfan ile ahlâk ve fazilet ile teçhiz etmek ve o milletin bütün fertlerinin kalp ve ruhlarını, akıl ve hissiyatlarını ulvî gayelere yöneltmektir. Manevî yapılarını bu şekilde tahkim eden milletler daima terakki ve teali ederler. Evet ruhunda iman, kalbinde ümit taşıyan fertlerden teşekkül eden milletler galip ve muzaffer olurlar. Esir ve mahkûm da olsalar, bu esaret ve mahkûmiyet daimî olmaz;muvakkat kalır. Sonunda ilim ve irfan ile mukaddesatlarına bağlılıkları sayesinde zillet ve esaretin pençesinden mutlaka kurtulurlar; mağlup iken galib, mahkûm iken hakim olurlar.

İslâmın neşir ve ilân edilmesinde en büyük esas olan tebliğ vazifesi ancak ilimle yapılabilir. Hz. Resul-i Ekrem Efendimiz (ASM) de mücahedesine tebliğle başlamış ve Hz. Erkam’ın evini tedris ve irşad merkezi haline getirerek Kur’an nuruyla gönülleri, fikirleri fethetmiştir. Ulvî fakat berrak, yüksek fakat sade telkinatı ve irşadıyla vicdanlara hâkim olmuştur. Evet, Asr-ı Saadet’ten bugüne kadar İslâmın inkişafı, teali ve terakkisi mütemadiyen ilim ile tebliğ ile olmuştur.

Tebliğin sahası geniş, hududu payansızdır. Tebliğ ve irşad insanların necat ve halâsı için ezelî bir kanundur.

Hususen hikmet ve mantığın murakabesi altında ihlâs ile yapılan bir nasihatin tesiri şüpheden varestedir. Böyle bir nasihat, muhatabın fikir ve his dünyasını harekete getirir. Hasmı mağlub, düşmanı dost eder.

İşte tebliğ ve irşadın bu ehemmiyetindendir ki İslâm fatihleri feth ettikleri ülkelerin mukadderatına hâkim olmanın siyaset ve kuvvetten ziyade ilim ve irfan ile mümkün olacağı fikriyle bir taraftan kılıçla memleketin hudutlarını genişletirken, diğer taraftan fethettikleri her şehir ve kasabada medrese ve zaviyeler tesis etmişler ve milletin akıl ve vicdanlarına böylece hâkim olmuşlardır. Bu iki menbadan ferdin ruhuna ulviyet bahş ederek hayat-ı içtimaiyede vahdet ve huzuru bir ahenk içinde temin etmişlerdir.

İslâmiyet kılıç ve kuvvet zoruyla değil, irşad ve tebliğ ile bugünlere gelmiştir ve kıyamete kadar da bu böyle devam edecektir. Peygamber Efendimiz’den (ASM) sonra gelen bütün mücedditler, müçtehitler, mürşitler ilim ve irfanlarıyla, tebliğ ve irşadlarıyla vaaz ve nasihatleriyle hem Müslümanların akıl ve kalplerini tenvir etmekle onların manevî terrakkilerine vesile olmuşlar, hem de bu sayede dahilde birlik ve beraberliği tesis etmişlerdir.Bu mümtaz zevatın çok önemli bir hizmetleri de batıl felsefî cereyanlara karşı ilim ve hikmet ile mücahede etmeleri olmuştur.

Meselâ, İmam-ı Rabbani Hazretleri, Hindistan’da şiîlerin ve hristiyanların tesiri altına girerek ehl-i sünneti sindiren ve onların imhasını hedef alan Ekber Şah’a ve etbaına tek başıyla, ilim ve faziletiyle karşı koymuş, bu mücahedesi sonunda Hindistan’da ehl-i sünnetin müessisi olmuştur.

Keza İmam-ı Gazalî, Seyyid Şerif Cürcanî, Taftazanî ve Mevlâna gibi bu ümmetin hidayet yıldızları da yazdıkları harika eserleriyle bu milleti batıl felsefî cereyanların ve dalâlet fırkalarının tasallutlarından muhafaza etmişlerdir. Bunların yanında Abdülkadir-i Geylânî ve Şah-ı Nakşibendî gibi manevî mürşidler, büyük kutublar bu milleti günahlardan, bidatlardan muhafaza ederek onların manevî kemalâtına vesile olmuşlardır.

İslâmiyet’in yayılmasının tebliğ ve irşad yoluyla olduğunun en güzel bir misali de Avrupa’ya ilim ve irfanla ışık tutan Endülüs Medreseleridir. Müslümanlar kapılarını kılıç ve kuvvet ile açtıkları İspanya’yı mutlak bir cehalet içerisinde buldular. Bu cehaleti izale için memleketin her köşesinde müteaddit medreseler ve darü’l-irfanlar tesis ettiler. Her tarafta marifetin şulesini yaktılar, kalpleri, gönülleri böylece fethettiler. İlim ve irfan ile ikna ve irşad ile on beş sene gibi kısa bir zamanda Endülüs’ü bu cehaletten,dalâletten ve küfürden kurtardılar.

Evet, insanlar imanı, fazileti, ahlâkı zorla değil kendi istek ve arzularıyla kabul ederler.

Müslümanlar İspanya kapılarını kılıçla açtılar, ama vicdanları, kalpleri, gönülleri ilim ve irfan ile fethettiler. Hükümdarların sarayları bile birer ilim ve irfan hücresi haline geldi. Orada münevver fikirli âlimler, feylesoflar nezahet ve nezaket içinde en yüksek ve en derin meselelerde münazara etmeye başladılar. Bu durum kısa zamanda Avrupanm efkâr-ı umumiyesinde derin bir tesir uyandırdı. Onların dikkatlerini çekti ve gözlerini kamaştırdı. Neticede, bir darü’l-fünun mahiyetindeki Endülüs medreselerine Avrupa’nın her tarafından talebeler geldi. Ve böylece Endülüs Avrupa’nın üstadı oldu.

Selçuklular da ihatalı bir tedkik neticesinde İslâm’la müşerref olmuşlar, derin bir aşk ve şevk ile o güneşin cazibesine kapılmışlardır. Şöyle ki, on birinci asırda Selçuklular Horasan ve havalisindeki Müslümanları hâkimiyetleri altına aldılar. Böylece İslâmiyetle tanışıp onu tetkik ve tahkik etme imkânına kavuştular. Aradıkları ferdî ve içtimaî nizamı, fazileti, ahlâkı, kudsî mefkûreleri onda buldular. Ateşîn bir şevk ile onun kucağına atıldılar. Bu dine sarsılmaz bir rabıta ile bağlandılar ve manen onun hâkimiyeti altına girdiler.

Artık Kur’an-ı Mübin onların hidayet rehberi oldu. Onlar bu rehberin emirlerine sımsıkı sarıldılar, onu neşir, ilan ve îlâ için var güçleriyle çalıştılar. Uğrunda canlarını seve seve feda ettiler ve kanlarını şevk ile akıttılar. Böylece tevhid bayrağını kısa bir zamanda şarkın her tarafına ulaştırmaya muvaffak oldular. Bu hal onlara şan ve şeref dolu bir tarih kazandırdı.

Tarihin sadık lisanından anlıyoruz ki, Anadolu Selçukluları kazandıkları zaferlerini medrese ve zaviye denilen iki manevî kışla ile tahkim ettiler. İlim ve fennin bütün şubelerini bir sistem dairesinde memleketin en ücra köşelerine kadar götürdüler. Her kemalin menbaı olan bu feyiz müesseseleri ile Anadolu’dan Rumeli’ye kadar her tarafı tenvir ettiler. Tuğrul Bey’in,

“Kendime bir ev yaptırdığım zaman yanında bir medrese, bir mescit yaptırmazsam Allah’tan hayâ ederim.”

sözü İslâm ruh ve şuurunun en güzel bir ifadesi olmuştur.

Bu medreseler ilim ve irfan menbaı olmanın yanısıra, her türlü batıl itikada karşı birer set, birer kale vazifesi görüyordu.

Meselâ, Büveyhîler ve Fatimîler’in Müslümanları Şiîleştirme gayretlerini Selçuklular ve Eyyubîler, başta Bağdat olmak üzere Suriye ve Mısır gibi bütün İslâmî merkezlerde tesis ettikleri medreselerle akim bıraktılar. Ehl-i Sünnet inancını böylece muhafaza ettiler. Nizamü’l-Mülk Nizamiye Medreseleri’ni açmasaydı, bütün Irak ve Suriye ve belki de Anadolu tamamen şiîlerin hâkimiyeti altına girmiş olacaktı.

Osmanlılar da Selçuklular gibi ilme fevkalade önem verdiler. Devletin en sağlam istinadgâhının maarif olduğunu çok iyi bilen Sultan Fatih, İstanbul’u feth eder etmez, kendi sarayından önce o muhteşem mabet ile etrafındaki medreseleri tesis etti. Dinî ve içtimaî ilimlerin tamamını o merkezlerde okutarak milleti cehaletten, sefaletten, ihtilâftan kurtardı.

Bu medreseler insanları ilim ve fikir cihetinden geliştirdiler ve onlara her türlü terakki ve tefeyyüz kapılarını açtılar. Bu sayede Anadolu ilim ve fikrin şanlı bir timsali haline geldi. Ebussuud, Molla Fenarî, Zenbilli ve İbni Kemal gibi yıldız misal nice insanlar hep o medreselerin mahsulüdürler.

Bunlarda yetişen ilim ve fikir erbabı, ferdî ve içtimaî hayatın yükselmesine, âlicenap ve ulvî ruhların çoğalmasına gayret ettiler. Milleti ilim ve irfan ile tenvir ederek, manevî bir cihad olan irşad vazifesini hakkıyla ifa ettiler. Nihayet tarih hükmünü icra etti. Anadolu’da İslâm’ın şanlı devirleri yaşandı.Böylece şark, Kur’an’ın cazibesi altına girdi.

İslâm’ın inkişafı dün olduğu gibi bugün de tebliğ ve irşada bağlıdır. Onunla yaşar, onunla inkişaf eder, onunla devam eder. Kalbler yine bununla feth olur, vicdanlar ancak böylece tatmin olur... Nitekim bugün dünyanın her tarafında başta ilim adamları olmak üzere her gün binlerce insanın İslâm’ın cazibesine takıldığını görüyoruz. Bu ise kılıç ve kuvvetin değil, ilim ve kalemin zaferidir. Evet, artık zafer icbarın değil irşadındır, ikrahın değil ikazındır, süngünün değil kalemindir. Evet, bugün kalem sayesindeİslâmiyet şarkta ve garbda Avrupa ve Amerika’da her an yayılmaktadır.

Bediüzzaman Hazretleri de bu zamanda cihadın en büyük silâhının ilim ve kalem olduğunu şu ifadeleriyle ortaya koymaktadır.

Elbette nev-i beşer, ahir vakitte ulum ve fünuna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ilmin eline geçecektir.”(Sözler, Yirminci Söz)

2. Nefisle cihad

Peygamber Efendimiz;

“Âzam-ı cihad (cihadın en büyüğü) cihad-ı nefistir.” 2 ve

“Senin en büyük düşmanın, senin içinde bulunan (senden hiç ayrılmayan) nefsindir.”3

buyurmakla ümmetini bu en büyük ve en tehlikeli düşmanla mücahe-deye davet etmiştir. Nefisle cihadı, Resulullah Efendimiz “cihad-ı ekber” olarak vasıflandırmıştır. Şöyle ki: Peygamberimiz Tebük muharebesinden dönerken buyurdular ki,

 “Cihad-ı asgardan cihad-ı ekbere döndük.”4

Ya Resulullah! Cihad-ı ekber nedir?” diye sorulduğunda “Nefisle mücadeledir...” diye cevap vermişlerdir. Bir Hadis-i Şeriflerinde, “Düşmanlarınızla mücadele ettiğiniz gibi nefsinizle de mücadele edin” buyurmuşlar,, bir diğer Hadis-i Şeriflerinde ise, “nefsini İslaha gayret eden bir kimsenin mücahid olduğunu” haber vermişlerdir.

Bediüzzaman Hazretleri de

“Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan âlem-i asgarında cihad-ı ekberle mükelleftir ve ahlâk-ı Ahmedî ile tahalluk ve sünnet-i Nebevîyeyi ihya ile muvazzaftır.”5

diyerek bu büyük cihada dikkatleri çekmiştir. Yine,

“Nefis kendini serbest ve müstakil ve bizzat mevcut bilir. Ondan bir nevi rububiyet dava eder. Mabuduna karşı adavetkârane bir isyanı taşır,”6

buyurmakla da nefsin ne kadar dehşetli bir düşman olduğunu güzelce ortaya koymuştur.

Hakikaten insanın en büyük düşmanı kendi nefsidir. Zira o tezkiye edilmezse bütün kötülüklerin menbaı, bütün isyanların amiri, bütün fenalıkların kumandanıdır.

Bütün fitne ve fesatların dalâlet ve sefahatlerin temeli, esası odur. Evet, onun tabiatında kötülüklere, isyana meyil vardır. Hiddet ve öfke ile kalp ve ruhu, akıl ve vicdanı karıştırır, bulandırır, müşevveş eder. Ruhları asabiyet ve azap içinde bırakır. İnsanı günaha ve isyana mübtelâ ede ede ta küfre kadar götürür. Zalim eder, cahil eder, mağrur eder ve onu rububiyet dava edecek kadar alçaltır, zelil eder, rezil eder.

Nefis ilim ve fazilet ile terbiye edilmezse, hakkı batıldan ayıramaz. Neticeleri düşünmez; hazır lezzet ile iktifa eder. Gayr-ı meşru lezzetlere meftundur. Daima kendini beğenir. Kusurunu görmez, hatta görmek de istemez.Kendini medih ve tenzih ederek âdeta takdis eder. Kendi kusurunu görmediğinden ikaz, irşad ve nasihatlere kulağını kapar, ilim ve faziletten mahrum kalır; cehalet bataklığına saplanır.

O, her insana karşı ayrı bir silâh kullanır. Mümini fıska sevk eder. Fasıkı günahında ısrar ettirir, tövbeden uzaklaştırır. Zengini kibre, âlimi ucba, amiri zulme, fakiri şekvaya götürür. Şükür, tevekkül ve rıza kapılarını kapatıp, küfran, yeis ve isyan kapılarını açar.

Onun hile ve desiseleri çok çeşitlidir, had ve hesaba gelmez. Ona “yedi başlı ejder” denilse yeridir. Evet, onun kibir, ucb, riya, hased, gadab, dünyaya muhabbet gibi nice başları vardır.

Bundan dolayıdır ki, Hz. Yusuf (A.S.) gibi ulu’l-azm bir peygamber,

“Ben nefsimi kötülüklerden temize çıkarmıyorum. Muhakkak ki nefis şiddetle kötülüğü emreder; Rabbimin rahmet ettikleri müstesna...” (Yusuf, 12/53)

buyurarak, nefs-i emmarenin şerrinden Allah’ın rahmetine sığınmıştır.

Nefisle Cihad, Niçin Cihad-ı Ekberdir?

Birçok cihetle nefisle cihad, cihad-ı ekberdir. Bunlardan birkaçını nazara verelim:

1. Nefs-i emmare, insana diğer düşmanlardan daha yakındır. Bu düşmanın şerri, uzak düşmanların şerrinden daha büyüktür. O öldürülmedikçe yahut esir edilmedikçe şerrinden kurtulmak mümkün değildir.

2. Nefisle cihad daimîdir, haricî düşmanla cihad ise muvakkattir, hatta bazen hiç vuku bulmayabilir. Vukubulduğu takdirde de bu cihadı bazı Müslümanların deruhte etmesiyle cihad diğerlerinden sakıt olur.

Harbe iştirak edenler için de harbin bitmesiyle bu cihad nihayete ermiş olur. Nefisle mücahede ise böyle değildir. Bu cihadla herkes her zaman mükelleftir. İnsan, günün yirmi dört saatinde, senenin on iki ayında hâsılı ömrünün sonuna kadar yılmadan, usanmadan onunla çarpışmak zorundadır.

Esas mücahit, birkaç meydan muharebesinde muzaffer olan değil, nefsiyle arslanlar gibi çarpışarak onu mağlup edendir.

3. Haricî düşmanlarla yapılan cihadda, insan galip olsa, düşmanını öldürse, gazilik gibi şerefli bir unvan kazanır; tarihin şeref levhalarında izzetle yâd edilir. Mağlup olsa şehit olur, velayet mertebesine erişir, kudsî ve daimî birhayat kazanır. Kabir âleminde evliyalar ile hayatını devam ettirir.

İnsan, nefs-i emmareye mağlup olsa şeytanın kumandası altına girer. Nefsin pençesi altında kahrolur, haysiyet ve şereften mahrum kalır. Hayvani hislerin esiri olur. Pespaye arzularla ruh ve kalbini azap içinde bırakır. Böylece insaniyetini yer bitirir, mahv eder. “Dünyada çok seneler gam ve keder ve berzahta azap ve zarar ve ahirette cehennem ve sakar belâsını çeker.”

Bediüzzaman Hazretleri, nefsi Hz. Yunus’u (AS) yutan balığa teşbih ederek şöyle buyurur:

Bizim heva-yı nefsimiz, hûtumuzdur; hayât-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hût onun hûtundan bin derece daha muzırdır. Çünki; onun hûtu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hûtumuz ise, yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor.”7

Nefisle Cihadın Mertebeleri

İbni Cevzî, Zadü’l-Mead’inde nefse karşı cihadı dört mertebede mütalâa etmiştir.

1. Onu ilimle irşad edip hidayete kavuşturmak.

2. Bu ilmin muktezasıyla amel ettirmek.

3. Bildiğini başka insanlara öğretmek.

4. Bu uğurda başına gelecek belâ ve musibetlere karşı sabır ve tahammül göstermek.

Evet nefisle mücadelenin ilk ve en önemli mertebesi onu ilmî delillerle ikna edip gafletten, cehaletten kurtarmak, ilim ve irfanla teçhiz ettirmektir. Bu mücahede, onu tahkiki imanın en yüksek mertebelerine çıkarıncaya kadar devam etmelidir. Ancak böylece iman hakikatleri, akıldan geçip, kalbde tecelli ederek, insanın bütün hissiyat ve latifelerine sirayet eder. Şeytanın eli artık buralara kadar uzanamaz.

Diğer üç mertebenin tahakkuku, bu mücahedede muvaffak olmağa bağlıdır.

Nefisle Cihadda Nasıl Muvaffak Olunur?

Bu cihad-ı ekberde muvaffak olmanın yolu nefse muhalefetten geçer. Evet nefis, ancak muhalefet kılıcıyla öldürülür. Kalp ve ruh, nefsin öldürülmesiyle hayat bulurlar. Ruhun izzeti, felah ve necatı nefsin zilletindedir.

Allahu Teâlâ Hazretleri Davud (A.S.)’a hitaben,

“Heva-i nefsine tabi olma, (tabi olursan) seni, Allah yolundan saptırır.” (Sad, 38/26)

buyuruyor. Demek ki nefse düşmanlık Allah’a yakın olmanın en büyük vesilesidir. Allahu Taalâ Hazretleri’nin marifet ve muhabbetine talip olan bir mümin, nefisle dostluk edemez. Onunla aralıksız çarpışır; ona galip ve malik olmağa bütün kuvvetiyle, gayretiyle çalışır. Onu, amiriyet makamından, memuriyet makamına indirmekle hile ve desiselerinden kurtulabilir. Peygamber Efendimiz (ASM)

“Cennetin etrafı nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle sarılıdır.”8

buyurmuşlardır. Bu Hadis-i Şerifin manasına göre cennete gitmenin yolu nefse muhalefet etmek, onun hoşuna gitmeyen, şeylerle amel etmektir. Nefsin hoşuna gitmeyen, yani cennetin etrafını saran şeyler takva, amel-i salih, istikamet, ihlâs, tevekkül, sabır, şükür, muhabbet, uhuvvet, tevazu gibi güzel meziyetlerdir.

Hz. Ömer Efendimiz (RA) takvanın ehemmiyeti hususunda, “Cihadın akvası (en kuvvetlisi) takvadır.” buyurmuştur.

İşte nefse muhalefet, kalp ve ruhu bu gibi güzel hasletlerle tezyin etmektir.

İnsan bu muhalefetle nefs-i emmaresini mağlup etmeye muvaffak olursa, onun bütün şerlerinden kurtulur, pak ve temiz olur. Allah’tan gelen emirleri kabul eder, nesim-i hidayeti teneffüs eder. O zaman inayet güneşi hidayet ufkunda tulü eder; kalb ve ruhu nurlandırır, vicdan ve hissiyatı ziyalandırır.

Bu bahsimize Bediüzzaman Hazretlerinin nefse muhalefet etmeye ve onu susturmaya güzel bir örnek olan şu ifadeleriyle son verelim:

Ey fahre meftun, şöhrete mübtelâ, medhe düşkün, hodbinlikte bîhemta sersem nefsim! Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu; bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medh ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir dâva ise senin dahi sana yüklenen ni’ınetler için fahre, gurura belki bir hakkın var. Halbuki sen, daim zemme müstahaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz-i ihtiyarın bulunmakla, o ni’metlerin kıymetlerini fahrin ile tenkis ediyorsun. Gururunla tahrip ediyorsun ve küfranınla ibtal ediyorsun ve temellükle gasbediyorsun. Senin vazifen fahir değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevâzudur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil istiğfardır, nedamettir. Senin kemâlin hodbinlik değil,hudâbinliktedir.”9

3. Şeytanla cihad

“Şüphe yok ki şeytan sizin için bir düşmandır. Artık siz de onu düşman tutun...” (Fatır, 35/6).

Cenâb-ı Hak bu ayet-i kerimede şeytanın insanları daima helâkete atmaya gayret eden amansız bir düşman olduğunu bildiriyor. Şeytan bütün insanların bilhassa müminlerin en büyük düşmanıdır. Hile ve desiselerini icrada katiyen kusur etmez. Buna bıkmadan, usanmadan,var kuvvetiyle çalışır. İnsan ondan gafil olsa da o insandan gafil olmaz.İnsan onu unutsa da, o insanı unutmaz.

Evet, şeytan, insanın en büyük düşmanıdır. Huzur-u İlâhîye’den kovulmasının intikamını almak üzere insanla sürekli uğraşır.

Şeytan insana karşı olan bu intikam duygusunu Cenâb-ı Hakk’a şöyle ifade etmiştir:

“Beni rahmetinden uzaklaştırmana karşılık, yemin ederim ki ben de onları saptırmak için herhalde senin doğru yolunun üstünde tuzak kuracağım. Sonra onlara önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım...” (A'raf, 7/16-17).

Yani, “önlerinden gelerek iman ve itikadlarını şek ve tereddüde düşüreceğim, arkalarından gelerek onları dünyaya teşvik edeceğim. Sağ ve sol taraflarından gelip onları sefahate ve delâlete sevk edeceğim.” demektedir.

Şeytana karşı Allahu Tealâ da şöyle buyurdu:

Ben izzet ve cemalime kasem ederim ki, onlara istiaze emredenim. Onlar bana sığındıklarında, sağ taraflarından hidayet, sol taraflarından inayet ve arkalarından ismetle onlara yardım eder, onları senin şer ve vesveselerinden hıfz ederim.” (Abdülkadir Geylani, Gunyetü't-Talibin, 1/148).

O halde müminler şeytanın şerrinden halas olmak için takva zırhına bürünerek Allah’a istiaze etmeli, O’nun inayetine sığınmalıdırlar. Artık Cenâb-ı Hak da bu gibi müminlerin kalblerine nur, vicdanlarına sürür, latifelerine huzur bahş eder ve onları iki dünya saadetine mazhar eder. Bu mazhariyetle müminin kalbinde havf ve haşyet tecelli eder; artık Allah’ın düşmanı olan İblis daha ona yaklaşamaz.

Kalbi nur, vicdanı ziyadar, hissiyat ve latifeleri pak olan böyle bir mümini şeytan katiyen mağlup edemez, hatta ondan kaçar. Çünkü onun kalbinde tecelli eden nur-u marifet şeytanın sultasını kırar, onu hakir ve zelil eder.Evet, şeytan Hz. Ömer’in (RA) gölgesinden bile korkup kaçardı.

Şeytana uymak her kötülüğün temeli olduğu gibi ona muhalefet de her hidayet ve saadetin başıdır. Allah’ın rahmet ve inayetine en büyük vesile şeytana muhalefettir.

Nefisle olduğu gibi şeytanla cihad da devamlıdır. İnsan her an onun hilesiyle karşı karşıyadır.

Küffar ile cihad her mümin için icap etmez. İcap edenler için de bu cihad ömürde birkaç defa ya olur veya olmaz. Olsa bile küffarla savaşın bir sonu vardır. Şeytan ile cihadın ise sonu yoktur, ölünceye kadar devam eder, gider.

Küffarın kılıcıyla ölen şehit olur ve mükâfatı da cennettir. Ama şeytanın kılıcıyla mağlup olan rahmetten uzaklaşır, akibeti cehennem olur. Şeytanla mücahedede muzaffer olan bir müminin mükâfatı, Allahu Taalâ’ya kurbiyettir ve nimetine mazhariyettir.

Cenâb-ı Hak mübareze kanununu kâinatın yaratılış hamuruna koymuştur. Hikmet iktiza ediyor ki, bu kanun kâinatın meyvesi olan zişuurlarda da cereyan etsin. Evet, bu kanuna binaen Cenâb-ı Hak insanın yaratılmasıyla şeytanı, şeytan ile de insanları imtihana tabi tuttu. Şeytan gurur ve kibrinden dolayı nefsine uydu ve bu imtihanı kaybetti. Maalesef ekser insanlar da şeytanın vesveselerine ve desiselerine kapılarak bu büyük imtihanı kaybediyorlar.

Allahu Taalâ’nın şeytana vermiş olduğu mühletin bir icabı olarak bu imtihan kıyamete kadar devam edecektir.

Şeytanla Cihadda Muzaffer Olmanın Başlıca Yolları

1. Allahu Teâlâ Hazretleri’nin insana şah damarından daha yakın olduğuna, kalbinden geçen herşeyi hakkıyla bildiğine yakinen iman etmek.

2. Şeytanın hile ve desiselerine karşı daima uyanık olmak, onunla kahramanane ve şecaatle savaşmak ve bu vadide katiyen zaaf ve fütur göstermemek.

3. Her amelinde Allah’ın rızasını nazara almak. Ömrünü takva ve amel-i salih dairesinde geçirmeye gayret etmek.

4. Gerek kendi nefsinde, gerek kâinatta mevcut ilâhî sanatları temaşa ile onlarda tecelli eden esma-i İlâhîye’yi tefekkür etmek.

5. Allah’ın emirlerini öğrenip, öğretmek; yasaklarından da sakınıp sakındırmak.

6. Günah ve hatalarını, kusur ve aczini düşünerek sık sık tövbe ve istiğfarda bulunmak, nefsini böylece murakabe altında tutmak.

7. Hayatını sünnet-i seniyye dairesinde geçirmeye azamî gayret göstermek. Şeytanla mücadeleye ait bu bahsimizi tamamlarken Bediüzzaman Hazretleri’nin şeytanın yaratılış hikmetine dair bir sual ve cevabını da buraya almakta fayda görüyoruz.

Sual: Şerr-i mahz olan şeytanların îcadı ve ehl-i imana taslîtleri ve onların yüzünden çok insanlar küfre girip Cehenneme girmeleri, gayet müdhiş ve çirkin görünüyor. Acaba Cemîl-i ale’l-ıtlak ve Rahîm-i Mutlak ve Rahman-ı Bil-Hakkın rahmet ve cemâli, bu hadsiz çirkinliğin ve dehşetli musibetin husulüne nasıl müsaade ediyor ve nasıl cevaz gösteriyor?"

"Şu mes’eleyi çoklar sormuşlar ve çokların hatırına geliyor."

"Elcevap: Şeytanın vücudunda cüz’î şerler ile beraber birçok makasıd-ı hayriye-i külliye ve kemalât-ı insaniye vardır. Evet, bir çekirdekten koca bir ağaca kadar ne kadar mertebeler var; mahiyet-i insaniyedeki istidadda dahi ondan daha ziyade meratip var. Belki zerreden Şemse kadar dereceleri var. Bu istîdadatın inkişafatı, elbette bir hareket ister, bir muamele iktiza eder. Ve o muameledeki terakki zembereğinin hareketi, mücahede ile olur. O mücahede ise, şeytanların ve muzır şeylerin vücûdiyle olur. Yoksa melâikeler gibi insanların da makamı sabit kalırdı. O halde insan nev’inde binler enva hükmünde sınıflar bulunmayacak. Bir şerr-i cüz’î gelmemek için bin hayrı terk etmek, hikmet ve adalete münâfidir. Çendan, şeytan yüzünden ekser insanlar dalâlete giderler. Fakat ehemmiyet ve kıymet, ekseriyetle keyfiyete bakar, kemiyete az bakar veya bakmaz. Nasılki bin ve on çekirdeği bulunan bir zat, o çekirdekleri toprak altında bir muamele-i kimyeviyeye mazhar etse, ondan on tanesi ağaç olmuş, bini bozulmuş. O on ağaç olmuş çekirdeklerin o adama verdiği menfaat, elbette bin bozulmuş çekirdeğin verdiği zararı hiçe indirir. Öyle de: Nefs ve şeytanlara karşı mücahede ile yıldızlar gibi nev-i insanı şereflendiren ve tenvir eden on insan-ı kâmil yüzünden o nev’e gelen menfaat ve şeref ve kıymet, elbette haşarat nev’inden sayılacak derecede süflî ehl-i dalâletin küfre girmesiyle insan nev’ine vereceği zararı hiçe indirip göze göstermediği için rahmet ve hikmet ve adâlet-i İlâhîyye, şeytanın vücûduna müsaade edip tasallutlarına meydan vermiş."

"Ey ehl-i iman! Bu müdhiş düşmanlarınıza karşı zırhınız: Kur’an tezgâhında yapılan takvadır. Ve siperiniz, Resul-i Ekrem Aleyhisselâtü Vesselamın Sünnet-i Seniyyesidir. Ve silâhınız, istiâze ve istiğfar ve hıfz-ı İlâhîyyeye ilticadır...”10

4. İç ve Dış Düşmanlara Karşı Cihad

Bu cihad devletin vazifesidir. Devletin cihadı esas itibariyle iki noktada toplanır. Biri haricî düşmana karşı cihad, diğeri dâhildeki bağilere, asilere karşı cihaddır.

a) Haricî Düşmanlara Karşı Cihad

“Hoşunuza gitmese de düşmanla savaşmak üzerinize farz kılındı...” (Bakara, 2/216)

Cihad mefhumu çok yönlü ve şümullüdür. Nefisle cihad, şeytanla cihad, harice karşı cihad gibi kısımları vardır. Fakat mutlak olarak, cihad denilince haricî düşmanlara karşı muharebe etmek akla gelir. Bu cihad devletin vazifesidir.

Devletin mütecaviz düşmanları sindirmeye yahut mağlup etmeye kâfi gelecek askerî gücü bulunması halinde, cihad farz-ı kifayedir. Yani askerlerin harp etmesiyle diğer fertlerden cihadın farziyeti düşer. Devlet kuvvetleri düşmanı mağlup etmeye kâfi gelmediği ve vatanın istilâ edilme tehlikesi baş gösterdiği takdirde cihad, yediden yetmişe her Müslümana farz-ı ayn olur. Artık bütün vatandaşlar asker hükmüne geçerler; memleketin müdafaası, din ve namusun, şeref ve haysiyetin muhafazası için savaşırlar.

Evet, vatan ve milletin tehlikelere maruz kaldığı zamanlarda artık can da, mal da göze görünmez. Hatta aile efradı da hatırdan çıkar, gönülden silinir. Her mümin imanından coşan bir celâdet ve cesaretle silâha sarılır ve düşmana karşı canıyla, kanıyla ve malıyla kahramanca çarpışır.

Vatan, şeref ve namus, öyle nimetlerdir ki, insan onları kaybetme bedbahtlığına düşerse, artık bir daha elde etmesi mümkün olmayabilir. Binaenaleyh bunları muhafaza uğrunda canını vermek, kanını dökmek hayattan bin defa daha hayırlıdır.

Vatanın istiklâl ve muhafazası için ölümü hafife almak, en büyük bir fazilettir. Ve insanı bahtiyarlığın zirvesine eriştirir.

Evet, gerektiğinde aşk ve şevk ile silâha sarılmasını bilmeyen bir millet, çok geçmeden zillet ve esarete düşer. Hayatını, namus ve şerefine; dünyevî arzularıın vatan ve milletin menfaatine tercih etmeyen fertlerin yaşamağa hakları yoktur.

Vatan sevgisi, Peygamber Efendimizin (ASM),

“Hubbul vatan mine’l-iman (Vatan sevgisi imandandır)” 11

hadis-i şerifinde en veciz bir şekilde ifadesini bulmuştur. Bu hadis-i şerif kulaklara en latif ve en ulvî bir ses olarak aksetmekte, vicdan-ı beşere tesir ederek yüksek hisleri ve necip duyguları uyandırmaktadır. Bu Hadis-i Şerifin insan kalbine ilham ettiği muhabbeti, sadakati, fedakârlığı hiçbir edibin sözünde, hiçbir şairin şiirinde bulmak mümkün değildir.

Evet, vatan sevgisi imandandır. Zira insan, imanını onda talim eder, kemalâtına vesile olan marifete, muhabbete, esrara ve envara onda mazhar olur. İbadetlerini onda yapar ve ebedî saadetini onda kazanır.

Haricî düşmanla cihad huşunda şu hakikatin gözden uzak tutulmaması icap eder.

Asr-ı Saadette Müslümanlarla gayri müslimler arasındaki münasebetler barış esasına dayanmaktaydı. Peygamber Efendimiz (ASM) Hz. Ali’yi (RA) Yemen’e gönderdiği zaman, kendisine şu emri vermişti:

“Onların arazisine indiğiniz zaman onlar sizinle harp etmezlerse siz de onlarla harp etmeyiniz.”12

Peygamberimizin (A.S.M), savaşlarda izlediği prensip bu olmuş ve bu durum Müslümanların en göze çarpan özelliği haline gelmiştir. Önce, düşman kuvvetlerle gerek andlaşma imzalayarak, gerekse onları İslâm’a çağırarak Müslümanların güvenliğinin garanti altına alınmasına çalışılır. Eğer bu iki şıktan hiçbiri kabul edilmezse o zaman Müslümanların yapabileceği tek şey, müteyakkız bulunmak ve düşmana aman vermemektir.

Haricî cihad hakkında Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

“Size savaş açanlarla siz de Allah yolunda savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara, 2/190)

Haricî cihad birçok kayıt ve şartlara bağlıdır. Âyetten de anlaşılacağı gibi harbe zarurete binaen girilebilir. Zaruret olmadıkça harp istenilmez. Zira harp hadd-i zâtında tahriptir, faciadır, hayatı mahv eden bir beliyyedir. Bu bakımdan temenni edilmez. Müslümanlarla düşmanlar arasında ahit ve eman bulunduğu ve düşmanlar bu ahde riayet ettikleri müddetçe onlarla savaşmayı İslâmiyet kabul ve tavsiye etmez. Bununla beraber dinimiz sulh âlemini ifsat ve ihlâl etmek isteyen dış düşmanları korkutmak ve caydırmak için kuvvet hazırlamamızı, bu uğurda malen ve bedenen fedakârlıkta bulunmamızı emreder. Evet, Müslüman her zaman düşmana karşı müteyakkız bulunmalıdır.

Zaten, ona gaflet, tembellik ve miskinlik yakışmaz. Nitekim Cenâb-ı Hak, “düşmanlar için gücümüzün yettiği kadar kuvvet hazırlamamızı” emretmektedir. Zira sulh ve istikrar kuvvete bağlıdır. Kuvvet ise ilme, tekniğe ve servete dayanır. Sulh içerisinde yaşamak isteyen bir millet her zaman vatanını müdafaa edebilecek kuvvete sahip olmalıdır. Buna binaen kuvvet mefhumunun şümulüne girebilen her şeyi hazırlayarak sulhu temin etmek de bir cihaddır. Çünkü insan, yaratılış gayesi olan ubudiyeti ancak, sulh ve asayiş dairesinde yapabilir. Zaten harp bu kudsî neticeye vesile olduğundan dolayı güzeldir, hatta ibadettir, yoksa zatında değil İslâm dininde, mütecaviz haricî düşmanlara karşı müdafaa meşru olduğu gibi ihtiyaç ve zarurete binaen rıza-i İlâhî için olmak üzere taarruz da meşrudur.

Bir diyar-ı küfürde: İslâm’ı kabul edip yaşayan Müslümanlara baskı yapıldığı, İslâm’ın o ülkeye girmesine ve orada tezahürüne mani olunduğu takdirde, İslâm’ın kabulüne imkân sağlamak maksadıyla o diyara taarruz etmek de meşrudur. Ancak bunun için İslâm devletinin o kâfirleri sindirmeye yeterli kuvvete sahip olması şarttır.

Bu taarruzun farziyeti şu ayetle sabittir:

“(Ey Müslümanlar!) Size ne oluyor da Allah yolunda, ‘Ya Rabbena, bizi ahalisi zalim olan, şu memleketten çıkar ve tarafından bizi sever ve gözetir bir sahip ve veliyyülemir gönder ve yine tarafından bize bu zalimlere karşı yardım edecek bir mededkâr gönder.’ deyip duran zayıf ve biçare erkekler ve kadınlar ve çocukların kurtarılması için savaşa çıkmıyorsunuz?” (Nisa, 4/75)

Elmalılı Hamdi Efendi bu ayetin tefsirinde şöyle buyuruyor:

Tecavüz harb, ancak böyle Allah rızası için mazlumları zalimlerin pençesinden kurtarmak ve halk üzerinde Allahu Teâlâ’nın ahkâm-ı adl-ü rahmetini tatbik etmek için meşru olabilir. Yoksa zulüm ve istibdadı tamim etmek ve memleketler istilâ eylemek gibi mahz-ı tecavüz ve taadi için harp etmek asla meşru değildir.”(Elmalılı Hamdi Yazır, a.g.e.,II/1393)

Malûm olduğu üzere, Peygamber Efendimiz (ASM) komşu devlet reislerine ve halkına İslâm’ı tebliğ etti. Hatta Suriye ve Mısır’da İslâm’ı kabul edenler oldu. Bunlar çoğalınca Bizanslılar müminlere eziyet etmeye ve onlara dinlerinden dönmeleri için baskı yapmaya başladılar. Peygamberimiz (ASM) Müslümanlar üzerindeki bu baskıyı kaldırıp, onlara inanç hürriyetini götürmek için Bizanslılar’a savaş açtı.

Demek ki zahiren taarruz harbi görünen Mûte Savaşı Suriye’deki Müslümanların hukukunu müdafaadan başka birşey değildir. Peygamber Efendimiz (ASM) Bizanslılarla Hristiyan oldukları için değil, Müslümanlara hakkı hayat tanımayıp, onlara tecavüz ettikleri için muharebe etmiştir.

Düşmana taarruzu icab ettiren bir diğer sebep de şudur: Düşmanların Müslümanlara karşı topyekûn saldırıya geçmek için anlaşmaları halinde, onların ani baskınlarına meydan vermemek ve saldırılarına hedef olmamak için taarruza geçilir.

b) Bağîlere (asilere) Karşı Cihad:

Devlete düşen önemli bir vazife de dâhilde isyan çıkaran bağîlere karşı cihad etmektir. Elmalı Hamdi Yazır bağîlerle harp etme hususunda “Vücub hükümet adamlarına müteveccihdir.” buyurarak, bağîlerle savaşmanın devletin vazifesi olduğunu beyan etmiştir.

Ömer Nasuhî Bilmen de Istılahat-ı Fıkhiye Kamusu’nda,

Cihad yalnız gayrı müslimlere karşı açılan harplerden ibaret olmayıp herhangi asi bir kuvvete karşı olan hareketler de cihaddan madut bulunmuştur.” 13 buyurmaktadır.

Fukaha-i izam hazretleri hükümdara karşı gelen asileri dört gruba ayırırlar.

1. Buğat (bağîler),
2. Yol kesiciler,
3. Yol kesici mesabesinde olanlar,
4. Haricîler...

Haricîler hakkında Ömer Nasuhî Bilmen şöyle buyurmaktadır:

Bunlar, kendilerince hak olan bir te’vile mebni veliyyü’lemrin küfrüne, ma’siyetine kail olarak, onunla mukatelenin vücubunu iddia eden ve kendilerine muhalif olan Müslümanların katlini, mallarının ahzini, zürriyetlerini esir edilmesini helal gören, kuvvet ve menea sahibi bir taifedir. Bunların her ferdine haricî denir.”14

İbni Gudama da "Muğni" adlı eserinin Buğat bahsinde şöyle buyurmuştur.

Fukaha-i müteahhirinden bazıları haricîleri bağîlerden saymışlar ve bir kısım ehl-i hadis de bunları mürted hükmünde kabul etmişlerdir. Bunların bir yerde, bir mülkte tutunmaları halinde, bunlar da sair küffarlar gibi ehl-i harp sayılırlar.”15

Resulullah Efendimiz’in (ASM) bağîlerle ilgili birçok hadis-i şerifleri vardır. Bunlardan birisinde şöyle buyurur:

“Âhir zamanda yaşları küçük, tecrübeleri kıt bir zümre yetişecek. Onlar Peygamber’in tebligatından bahsedecekler. Fakat bunlar (şiddetle atılan) okun avı delerek avdan sür’atle çıktığı gibi, İslâm dininden hemen çıkıverecekler. Siz (devlet yetkilileri) bunlara nerede rastlarsanız hemen öldürünüz. Çünkü bunlar bozguncudurlar. Bunları öldürmekte (vatan ve millet maslahatı olduğu için) öldüren kişiye kıyamet gününde ecir ve sevap vardır.”16

Hükümdara isyan eden ve anarşi çıkaran herkes bu hadîs-i şerife mâsadaktır. Nitekim Şehristanî, haricîliğin Hz. Ali’ye karşı huruç edenlere münhasır olmadığını, her ne zaman olursa olsun devlete karşı çıkanların haricî olduklarını beyan etmiştir.

İmam Nevevî de Müslim Şerhi’nin Havaric bahsinde, haricîleri ve bağîleri öldürmenin vâcib olduğunu, bunun icmaı ulemâ ile sabit olduğunu ifade eder. Bahsin devamında ise şöyle der:

Gazi dedi ki; ulemâ şu hususda icma ettiler: Haricîler, onlara benzeyen ehl-i bid’a, hükümete isyan edenler, Emir üzerine huruç ile cemaatın re’yine muhalefet edip şakku’l-asa (bölücülük) yaparlarsa, nasihat ve tehdit etmenizden sonra sizi dinlemezlerse, onları öldürmeniz vâcib olur.”

İbni Gudama, Muğni’nin Buğat bahsinde, bağîlerin katlinde sahabe-i kiramın icmaı olduğunu kaydeder.

Behçetü’l-Fetava’da, Buğat (devlete isyan) bahsinde şöyle buyurulur:

Ehl-i harbi hangi silâhla öldürüyorsanız, devlete isyan edenleri de aynı silâhlarla katletmeniz caizdir.” 17

denilmekte ve delil olarak Hucurat sûresinin 9’uncu âyeti zikredilmektedir. Daha sonra, Zeylâî’nin de bu âyeti delil tutarak, “bunları öldürmenin vâcib olduğunu söylediği” kaydedilmektedir.18

Söz konusu ayet-i kerime’de şöyle buyurulur:

“Ve eğer mü’minlerden iki taife çarpışırlarsa hemen aralarını bulun barıştırın, şayet biri diğerine saldırırsa o vakit saldıran tarafla (bağî olanla) Allah’ın emrine rücu’ edinceye kadar savaşın...” (Hucurat, 49/9).

İbni Abidin, Buğat bahsinde “Bağilerle savaşmak Allah yolunda savaşmaktır. Bundan dolayı bağîler ile savaşırken, ölen Müslüman şehid olur.” buyurulur.

Elmalılı Hamdî Yazır, söz konusu âyet-i kerîmenin tefsirinde şöyle buyurur:

“...bağîy (yani isyan) tahakkuk edince, ona karşı ulü’lemre yardım, cihadda olduğu gibi, umuma teveccüh eden bir vecibe olur.”

Bu bahse son vermeden önce üzerinde bir hayli durulan ve yanlış yorumlanan bir hadis-i şeriften de kısaca bahsetmek isteriz.

Peygamber Efendimiz (A.S.M) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:

“Sizden her kim bir münkeri (kötülük) görürse onu eliyle düzeltsin. Eğer ona muktedir olamazsa diliyle, diliyle de yapamazsa kalbiyle buğz etsin; bu da imanın en zayıf derecesidir.”19

Fetava-i Hindiyye’de, Emr-i bi’l-Maruf bahsinde şöyle buyurulur:

“Emr-i bi’l-Ma’rufu ümera el ile ulemâ dil ile avâm-ı nâs ise kalb ile yapar.”

Nitekim bazı âlimler, münkeri def vazifesini devletin “bizzat kuvvet kullanarak”, âlimlerin “tebligatta bulunarak”; avâm-ı nâsın ise “kalben buğz ederek” yapacaklarını beyan etmişlerdir.

Evet, bir münkeri kuvvet kullanarak defetmek devletin vazifesidir, zira kuvvet kullanmak salâhiyeti onundur, ferde verilmemiştir. Kuvvet kanundadır, kanunu tatbikle de devlet vazifelidir. Aksi halde anarşi ve terör meydan alır.

Dipnotlar:

1 Celaleddini Suyiti,Camiü's-sağir, sh,132, Hadis No:5268.

2 Celaleddini Suyiti ,a,g,e., sh.187.

3 Ö.Nasuhi Bilmen, 500 hadis, sh.5.

4 İsmail Ecluni.Keşfül Hafa, I/424.

5 Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat.

6 Bediüzzaman Said Nursi, Sözler.

7. Bediüzzaman Said Nursi, Lemalar, Envar Neşriyat, sh.6.

8. Nevevi, Riyazü's-Salihin, sh.76.

9. Bediüzzaman Said Nursi,Sözler.

10. Bediüzzaman Said Nursi,Lema'lar.

11. İsmail Ecluni,a,g,e.,sh,345,Hadis No:1102.

12. Mevlana Şibli Asr-ı Saadet.cilt2 sh.603.

13 Ömer Nasuhi Bilmen Hukuk-u İslamiye ve Fıkhiye Kamusu cilt.3 sh.438.

14 Ömer Nasuhi Bilmen Hukuk-u İslamiye ve Fıkhiye Kamusu cilt.3 sh.441.

15 İbn-i Gudama, El-Muğni, X/47.

16 İbn-i Gudama, El-Muğni, X/47.

17 Muhammed Fakih-ül -Ayni, Behçet-ül Feteva, Sh.197.

18 Muhammed Fakih-ül -Ayni, Behçet-ül Feteva, Sh.197.

19 Muhammed Fakih-ül -Ayni, Behçet-ül Feteva, Sh.197.

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 13/7/2010
Okunma Sayısı : 5145

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
uc iki alti sekiz sifir dokuz

mersin escort
ataköy escort
şişli escort
istanbul escort