Bediüzzaman Hazretleri’nin Irkçılıkla Mücadelesi

Bütün İslâm âlimleri ırkçılık fikrini kitap ve sünnetin ışığında reddetmişler, kavmiyetçiliği ferdî ve içtimaî bir hastalık olarak kabul etmişlerdir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri hem eski hem de Yeni Said dönemlerinde içtimaî hayatın en büyük bir afeti olan ırkçılıkla aralıksız mücadele etmiştir. O’nun cihadında ırkçılıkla mücadelenin apayrı bir yeri vardır.

Malûmdur ki Resulullah Efendimiz (ASM) o ulvî ve eşsiz cihadını şirk ve küfür yanında ırkçılığa karşı da yapmıştı. Başta sahabe-i kiram efendilerimiz olmak üzere bütün müminler küfür ve dalâletten nefret ettikleri gibi, müminler arasına tefrika sokmanın en birinci vesilesi olan ırkçılıktan da nefret etmişlerdi.

O şanlı Nebi’nin (ASM) bu felâket ve helâket asrındaki büyük temsilcisi Bediüzzaman Hazretleri de O’nun (ASM) yolunu aynen takip ederek hem küfre, hem de ırkçılığa karşı mücahedesini birlikte sürdürmüştür.

Bediüzzaman Hazretleri milletimizin birlik ve beraberliğinin ancak İslâm kardeşliği ile mümkün olabileceği, kavmiyetçiliğin ise, nifakı alevlendirmekle bölünmeye, parçalanmaya sebep olduğu inancındadır.

Evet, İslâm kardeşliği, birlik ve beraberliği tesis ve temin eden en kuvvetli, en şümullü ve ezelden ebede kadar devam eden rabıtadır. Binaenaleyh her mümin ve müslümanın bu rabıtaya ihtimam göstermesi ve bunu muhafaza etmesi hem dinen, hem aklen, hem de vicdanen vaciptir. Bilhassa bu asırda zalim düşmanların tasallutu hengâmmda ırkçılık yüzünden tefrikaya düşmek erbab-ı şuur sahiplerinin kârı olmasa gerektir. İhtilâflar halledilerek İslâm kardeşliği fiilen tahkim edilmezse maazallah bütün müslümanların ebedî esarete mahkûm olarak dünya ve ahiret saadetini kaybetmeleri tehlikesi vardır. İşte bundan dolayı vahdet ve ittihadın teminine çalışmak en büyük bir cihaddır.

Eğer kavmiyetçilik, beşeri kemalâta çıkaracak düsturlara haiz olsa idi, Cenâb-ı Hak onu yasak etmezdi. Cenâb-ı Hakk’ın azametini tefekkür, insanın yaratılışındaki maksadı idrak ve mahiyetine takılan ulvî hislerin ve latifelerin hikmetlerini, sırlarını talim; ancak İslâmiyet’le kabildir, kavmiyetçilikle değil.

Fakat zamanın değişmesi ile fikirler ve tarz-ı telâkkiler dahi değişmiştir. Bu bakımdan İslâmiyet’deki hakikî meziyet ve şerefi tam idrak edemeyenler kavmiyetçiliğin hayalî cazibesine kapılmışlardır.

İslâmiyet, âlem-i insanı tenvir eden Rahmanı bir şule ve bir ziyadır. Şayet o ziya gaflet ve ülfet bulutları arasında perdelense hayat-ı umumiyede bir zulmet hükmetmeye başlar. İşte kavmiyetçilik, insanlık âleminin İslâm’ın nurundan mahrum kalmasına sebep olan kesif ve zulmanî perdelerden biridir.

Bediüzzaman Hazretleri,

“Asabiyet-i cahiliye, birbirini tesanüd edip yardım eden gaflet, dalâlet, riya ve zulmetten mürekkep bir macundur. Bunun için milliyetçiler milliyeti mabud ittihaz ediyorlar. Hamiyet-i İslâmiye ise nur-u imandan in’ikas edip dalgalanan bir ziyadır.”(Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Zeylü'l-Hubab)

buyurarak, bu tehlikeye dikkat çeker. Üstad Hazretleri bu tehlikeyi önlemek gayesiyle dinî ve fennî ilimlerin birlikte okutulacağı Medresetü’z-Zehra namını verdiği bir İslâm üniversitesi kurmaya çalışmış ve bu arzusunu zamanın padişahına kadar ulaştırmıştır. Fakat cihan harbinin patlak vermesiyle bu teşebbüs akim kalmıştır.

Üstad hazretleri büyük bir iştiyakla açılmasına çalıştığı bu medrese hakkında Reis-i Cumhura ve Başvekile yazdığı mektubunda şöyle seslenir:

Camiü’l-Ezher Afrika’da bir medrese-i umumiye olduğu gibi; Asya Afrika’dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir Darü’l-Fünun, bir İslâm üniversitesi Asya’da da lâzımdır."

"Ta ki, İslâm kavimlerini, meselâ: Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan’daki milletleri, menfi ırkçılık ifsad etmesin. Hakikî, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile Kur’an’ın bir kanun-u esasisinin tam inkişafına mazhar olsun. Ve felsefe fünunu ile ulum-u diniye birbirleriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakaikıyla tam musalâha etsin. Ve Anadolu’daki ehl-i mektep ve ehl-i medrese birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye vilâyat-ı şarkiyenin merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas, hem Türkistan’ın ortasında ‘medresetü’z-Zehra’ manasında Camiü’l-Ezher üslubunda bir Darü’l-Fünuna, hem mektep, hem medrese olarak bir üniversite için tam ellibeş senedir Risale-i Nur’un hakaikına çalıştığım gibi, ona da çalışmışım.”(Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası-II)

Hakikaten Üstad Hazretleri’nin bu gayesi o gün tahakkuk edebilseydi her müslümam mustarip eden bugünkü dehşetli tablo ile karşı karşıya kalınmayacaktı.

Nitekim Osmanlılar eğitim sistemlerinde İslâm ruhunu hakim kıldıklarındandır ki, bugünkü ırkçılık ve bölücülük tehlikesine hiçbir zaman maruz kalmamışlardır.

Bilindiği gibi İslâmiyet pek büyük ve mukaddes bir saadet menbaıdır; ulvî bir feyiz kaynağıdır. Cenâb-ı Vacibü’l-Vücud Hazretleri dünya ve ahiret saadetini beşere İslâm dini ile bahşetmiştir.

İki İbret Tablosu

1. Osmanlı’yı parçalamayı en büyük bir gaye edinen Haçlı zihniyeti, bu maksatla, ırkçılık fitnesini alevlendirmiş ve İngiliz ağırlıklı şeytanî planlarla Osmanlı içerisindeki muhtelif ırkların istiklâllerini ilân etmelerine çalışmıştır. Bu sinsî ve kesif gayretler umumî efkârda yavaş yavaş taraftar bulmaya başlamış, hatta Prens Sabahattin bile Osmanlılar’ın selâmetini muhtelif ırklara muhtariyet verilmesinde görmeye başlamıştır. Bu tehlikeli vaziyetin dehşetini o yüksek ferasetiyle gören (hisseden) Bediüzzaman Hazretleri Prens Sabahattin’e bir ikaz mektubu yazmış, “Prens Sabahattin’in yanlış anlaşılan güzel fikrine cevap” diye başlayan bu mektubun bir parçası şöyledir:

Bu topraklar üzerinde bütün yaşayanları, aynı kültür ve düşünce seviyesine eriştirmeden adem-i merkeziyet fikri ve onun kardeşi olan ‘her unsura mahsus klüpler’ kurdurursak, zaten merkezden nefret eden diğer unsurlar ve milliyetler büsbütün alevlenecek, ayrılık fikirlerini tatbike dökme imkânı bulacaklardır. O zaman dehşetle göreceğiz ki sizin adem-i merkeziyet ve tevsi-i mezuniyet fikriniz kendi kabına sığmayacak, dört yana tazyik edecek ve Osmanlılığın ümit bağladığı meşrutiyet perdesi üzerine öylesine baskı yapacaktır ki bu perde tazyike dayanmayacak, yırtılacaktır. Hatta feveran ile patlayacaktır. Muhtelif ırk, din ve milliyetler önce muhtariyet, daha sonra istiklâl isteyeceklerdir.”1

2. “Ben Van’da iken, hamiyetli Kürt bir talebeme dedim ki: ‘Türkler İslâmiyet’e çok hizmet etmişler, sen onlara ne niyetle bakıyorsun?’ dedim. Dedi: ‘Ben müslüman bir Türk’ü, fasık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünkü tam imana hizmet ediyorlar.’ Bir zaman geçti (Allah rahmet etsin) o talebem ben esarette iken, İstanbul’da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aks-ül amel ile o da Kürtçülük damarıyla başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi ki: ‘Ben, şimdi gayet fasık, hatta dinsiz de olsa bir Kürd’ü salih bir Türk’e tercih ediyorum.' Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım.Tam kanaati geldi ki Türkler bu millet-i İslâmiye’nin kahraman bir ordusudur.”

Ey sual soran meb’uslar! Şarkta beş milyona yakın Kürt var. Yüz milyona yakın İranlı ve Hindliler var. Yetmiş milyon Arap var. Kırk Milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van’daki medreseden aldığı ders-i dinîmi daha lâzım?.. Veyahut o milletleri karıştıracak ve ırkdaşlarından başka düşünmeyen ve uhuvvet-i İslâmiye’yi tanımayan sırf ulum-u felsefe yi okumak ve İslâmî ilimleri nazara almamak olan o merhum talebenin ikinci hali mi daha iyidir?.. Sizden soruyorum!”(Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası-II)

Bediüzzaman Hazretleri Eski Said döneminde olduğu gibi Yeni Said döneminde de kavmiyetçilik üzerinde hassasiyetle durmuş ve bu mevzuda bir risale telif etmiştir. Bu risale kavmiyetçiliği kesin olarak reddeden ayet-i kerimenin harika bir tefsiridir.

“Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki, yekdiğerinize karşı inkâr ile yabanî bakasınız, husumet ve adavet edesiniz değildir!..”(Hucurat, 49/13)

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ayet-i kerime’ye böylece mana verdikten sonra, ayette geçen “tearüf (tanışma)”, “teavün (yardımlaşma)” düsturlarını şöyle bir misalle açıklar:

Nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, ta takımlara kadar tefrik edilir. Ta ki, her neferin muhtelif ve müteaddit münasebatı ve o münasebata göre vazifeleri tanınsın, bilinsin... Ta, o ordunun efradları, düstur-u teavün atında, hakikî bir vazife-i umumiye görsünve hayat-ı içti maiyeleri, a’danın hücumundan masun kalsın. Yoksa tefrik ve inkisam, bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı muhasemet etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir. Aynen öyle de: Hey’et-i içtimaiye-i İslâmiye, büyük bir ordudur, kabail ve tavaife inkisam edilmiş. Fakat binbir bir birler adedince cihet-i vahdetleri var. Halikları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, Kıbleleri bir, Kitapları bir, vatanları bir, bir, bir, bir... binler kadar bir, bir..."

"İşte bu kadar bir-birler, uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar. Demek kabail ve tavaife inkısam, şu ayetin ilân ettiği gibi, tearüf içindir, teavün içindir., tenakür için değil,tehasum için değildir!..”(Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup)

Evet, insanlık âlemi için İslâmiyet pek ulvî ve mukaddes bir ruhtur. Bu ruhtur ki asırlarca muhtelif ırklara mensup ve farklı lisanlar, konuşan milyonlarca insanı birbiriyle kaynaştırıp tek bir vücut haline getirmiştir. Ve hem huzur içerisinde yaşatarak payidar etmiştir.

Acaba insanları birbirine rabteden bağlar içerisinde İslâmiyet ruhundan daha büyük, daha faydalı bağ ne olabilir?..

Evet, İslâm dini, şuurlu müslümanların kalblerinin mahbubu ve maşukudur. Başlarının sertacı, canların cananıdır. Asr-ı saadetten bu yana bu canan için ne canlar, ne başlar feda edilmiştir, ne kanlar akıtılmıştır!..

Bu ruhu muhafaza etmek, heyecanlı canlı tutmak her millet için en büyük bir vecibedir. Binaenaleyh bütün ırklar bu ruhun azası hükmündedirler; ayrılmaları hakikatte imkânsızdır. Herkesin bu mukaddes ruhtan iftihar edecek şerefli bir payı vardır. Şayet levh-i mahfuz açılsa mazi, hal ve istikbal iç içe bir motif gibi işlenmiş olarak görülecektir. İslâmiyet’e hizmet noktasında milletlerin bazısı bazısından muhteşem ve vüsatli de olsalar, bu mefahir ve şerefte hepsi ortaktırlar.

Üstad hazretleri, bu müslüman Türk milletinin asırlarca İslâm’a ettiği harika hizmetleri takdir etmekle birlikte, onların ırkçılık afet ve fitnesine düşmesinden de endişe duyar ve şöyle hitapta bulunur:

İşte ey ehl-i Kur’an olan şu vatanın evlâtları:

"Altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri bin senedir Kur’an-ı Hakîm’in bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyup Kur’an’ı ilan etmişsiniz. Milliyetinizi Kur’an’a ve İslâm’a kala yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz. Müthiş tehacümatı defettiniz. Ta; ayetine güzel bir masadak oldunuz. Şimdi Avrupanın ve Frenk-meşrep münafıklarının desiselerine uyup şu ayetin evvelindeki hitaba masadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız...”(age.)

Mezkûr ayet-i kerime’nin meali şöyledir:

“Allah, öyle bir kavim getirecektir ki, onlar Allah’ı severler, Allah da onları sever.”

 Üstad Hazretleri bu ayet-i kerime’ye Türklerin masadak olduğunu şöylece ifade buyurmuştur:

Ben de bu beyan-ı İlâhî karşısında düşündüm; bu kavmin bin yıldan beri âlem-i İslâm’ın bayraktarlığını yapan Türk milleti olduğunu anladım. Bu kahraman millete hizmet yerine ve dörtyüzelli milyon kardeş bedeline birkaç, akılsız kavmiyetçi kimsenin peşinden gitmem.”2

Bediüzzaman Hazretleri saf ırk nazariyesinin geçersiz olduğu ve millî beraberliğinin ırkçılıkla mümkün olamayacağı kanaatindedir. Bu kanaatini aynı risalede şöyle dile getirir.

Şu dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhaceretlere ve tebeddülata maruz olmakla beraber, merkez-i hükûmet-i İslâmiye bu vatanda teşkil olduktan sonra, akvam-ı saireden pervane gibi çokları içine atılıp, tavattun etmişler. İşte bu halde Levh-i Mahfuz açılsa ancak hakikî unsurlar birbirinden tefrik edilebilir. Öyle ise, hakikî unsuriyet fikrine hareketi ve hamiyeti bina etmek, manasız ve hem pek zararlıdır.”(Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup)

İslâm tarihini inceden inceye tahkik ve tedkik edersek bütün kavimlerde nice nevvar dimağların, kahraman namdâr kumandanların, nice âlimlerin ve velilerin yetiştiğini görürüz. İmam-ı Rabbani, Gavs-ı Azam gibi zatları hangi kavim ve ırktan olursa olsun ilim irfan ve kemalât sahibi bütün müslümanlar sever ve hürmet gösterir. Bunun sebebi onların ırkları, nesep ve kavimleri değil, kemalât ve faziletleri ilim ve irfanları, takva ve salâhatlarıdır. Bunlar dünyada sevildikleri gibi ahirette de sevilir, tazim edilirler.

Bediüzzaman Hazretleri kavmiyetçiliği daima bir Frenk illeti olarak görmüş ve bu illetin doğuracağı vahim neticeyi şu şekilde ifade etmiştir:

“Fikr-i milliyet bu asırda çok ileri gitmiş. Hususan dessas Avrupa zalimleri bunu İslâmlar içinde menfî bir surette uyandırıyorlar. Tâ ki parçalayıp, onları yutsunlar.”(Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat)

Dış kaynaklı ırkçılık fitnesinin İslâm âlemini parça parça etmekle yetinmeyip memleketimizde de bölücü emellerinin tahakkukuna aralıksız devam ettiğini gören Üstad Bediüzzaman Hazretleri, bu husustaki endişesini mezkûr risalesinin bir yerinde şöyle dile getirir:

Irkçılık fikri, Emevîler zamanında büyük bir tehlike verdiği ve hürriyetin başında ‘klüpler’ suretinde büyük zararı görülmesi ve birinci Harb-i Umumî’de yine ırkçılığın istimali ile mübarek kardeş Arapların kardeş Türkler’e karşı zararı görüldüğü gibi, şimdi de uhuvvet-i İslâmiye’ye karşı istimal edilebilir ve istirahat-i umumiye düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılıkla büyük zarar vermeye çalıştıklarına emareler görünüyor.”(Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası-II)

Zaman, Bediüzzaman Hazretlerinin o günkü endişesini bugün haklı çıkarmıştır.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri hakikî ve daimî uhuvvetin ancak İslâm kardeşliği ile mümkün olabileceğini şöyle ifade eder:

İslâmiyetin verdiği uhuvvet içinde bin uhuvvet var; âlem-i bekada ve âlem-i berzahta o uhuvvet baki kalıyor. Onun için uhuvvet-i milliye ne kadar da kavi olsa onun bir perdesi hükmüne geçebilir, yoksa onu onun yerine ikame etmek aynı kalanın taşlarını kalanın içindeki elmas hazinesinin yerine koyup o elmasları dışarı atmak nevinden ahmakâne bir cinayettir.”(Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup)

Bediüzzaman Hazretleri dinî rabıta yerine millî rabıtaların esas alınması hâlinde adalete bedel zulme düşüleceğini bu risalede şöyle beyan etmektedir:

Unsuriyet ve milliyet esasları adaleti ve hakkı takip etmediğinden zulmeder, adalet üzerine gitmez. Çünkü unsuriyetperver bir hâkim milletdaşını tercih eder, adalet edemez.”(Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, On Beşinci Mektup)

Üstad Hazretleri’nin ırkçılıkla ilgili bu değerli risalesi şöyle bir duayla son bulur:

Rahmet-i ilâhîye’den ümit kesilmez. Çünkü: Cenâb-ı Hak bin seneden beri Kur’an’ın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini muvakkat arızalarla inşaallah perişan etmez, yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idame ettirir”Âmin... (Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup)

Dipnotlar

1 Necmeddin Şahiner, a,g,e., Sh.85.

2Necmettin Şahiner. Yeni Asya Yayınları. Bilinmeyen Taraflarıyla Said Nursi

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 15/7/2010
Okunma Sayısı : 4867

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
yedi sekiz bes iki alti iki

mersin escort
ataköy escort
şişli escort
istanbul escort