“Risale-i Nur, Yakın Bir Zamanda Başlara Tâc Olacak”

Daha sonra, Üstadımız Ankara’dan getirdiğimiz formayı sayfa sayfa çevirmeye başladı. O anki sürürü, memnuniyeti, tavsife sığacak gibi değildi. Forma, O’nun için bir zafer sancağı gibiydi. Seksen küsur senelik bereketli bir ömrün hârika meyvesini seyretmenin neş’esini yaşıyordu. Marifetinin matbuat alemindeki bir intişarını derin bir hazla seyrediyordu. Bize dönerek:

Risale-i Nur, çok yakın bir zamanda başlara tâç olacaktır. Öyle zaman gelecek ki, satırı altınla yazılacaktır. Radyo lisaniyle, bütün dünyaya neşrolunacaktır, diye beşaretlerde bulundu.

Daha sonra, Risale-i Nur’u okumanın ehemmiyeti üzerinde çok tahşidat yaptı. Nazarları daima eserlere tevcih ettiriyordu.

Uzaklardan buraya kadar gelmenize hiç lüzum yok. Risale-i Nur’u okuyan benimle görüşmüş ve benden ders almış gibidir. Sizler buraya gelince ben minnet altında kalıyorum. Lâzım geliyor ki, sizlerin hiç olmazsa yol paralaranızı vereyim, dedi.

Üstad’ı hem büyük bir dikkatle dinliyor, hem de kendisini hayran hayran seyrediyordum. Konuşurken sağ elini yer yer sol dizine hafifçe vuruyordu. Her hareketi bir zerafet ve nezaket içindeydi. Tecessüm etmiş bir nûr gibiydi. Sanki, insanları tenvir için âlem-i Nûr’dan rûy-i zemine inmiş bir cism-i lâtif idi. Mübarek çehrelerinden tecelli eden letafet nurunu görünce basiretim öyle açıldı ki, hissiyatım üzerine çöken gaflet bulutları birdenbire zail oldu. Üstad’a dikkatle baktım. Sermedi bir nûr ile tenevvür eden bu çehrede cihanı tenvir edecek bir güç, bir kuvve-i kudsiyye açıkça, hissediliyordu. O anda, vücuduma bir hiffet, ruhuma bir inşirah, idrakime bir intibah geldi.

Vücuduma bir nesim-i hayât esti. Sanki hikmet ve marifet ziyaları Üstad’ı hâle gibi ihata etmişti. Evet, O’nda öyle bir nûraniyet, öyle bir letafet vardı ki, gönlümü; feyziyle vecde ve ruhumu, şevki ile ihtizaza getirmişti.

Yaşlı olmasına rağmen bir delikanlı kadar zindeydi. Kendinde yorgunluktan hiçbir eser görülmüyordu. Rengi hafif pembeydi. Boyu, ortanın üstündeydi. Zarif bir endamı vardı. Başındaki sarık âdeta bir saadet tacı, bir marifet sembolüydü.

Bu helâket ve felâket asrının, O’nun yaşlanmış omuzlarına yüklediği, onca ızdırap ve meşakkat, belini bükmemiş, endamını eğememişti. Dudaklarında tatlı bir tebessüm, gözlerinde şefkat pırıltıları vardı. Kaşlarında ise, heybetli bir celâdet hâkimdi Ensesinde ve şakaklarından aşağı doğru dökülen gür ve beyaz saçları dikkatimi çekti.

O’nun bir asra yakın çektiği çileler, ızdıraplar ve meşakkatler vücudundaki mevzun insicamı zedeleyememiş, sadece saçlarını ağartmıştı. O beyaz saçları görünce, çok müteessir oldum ve teselliyi yine O’nun bir şairden naklettiği şu sözlerde buldum:

Sakalımın beyazlanmakla parlaması seni korkutmasın. Zira, nûr-u mütecessim gibi dimağdan erimiş sakaldan mecra bulup kendini gösteren fikir ve edebin tebessümüdür.”

Ağaran saçlarına rağmen, simasında öylesine duru bir letafet vardı ki, insana, “karınca geçse iz yapar” hissini veriyordu.

Sade ve tertemiz elbisesi sanki seher bulutlarından dokunmuştu. O’nu seyrederken hayalimden ister istemez:

“Yâ Rab! Nedir bu cism-i rûşen,
Mehtap gibi nûr akıyor yüzünden.”

beyti geçiyordu.

Formayı bir diğer talabesine uzatarak:

Zübeyr, oku, diye emretti. Zübeyr Ağabey, Üstad’ın uzattığı formayı büyük bir edeble aldı ve okumaya başladı:

Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır şer, güzel çirkin, nef zarar, kemâl noksan, ziya zulmet, hidâyet dalâlet, nûr nâr, îman küfür, tâat isyan, havf muhabbet gibi âsârlariyle, meyveleriyle şu kâinatta ezdad, birbiriyle çarpışıyor. Daima tagayyür ve tebeddülata mazhar oluyor. Başka bir âlemin mahsulâtının tezgâhı hükmünde çarkları dönüyor. Elbette o iki unsurun birbirine zıd olan dalları ve neticeleri, ebede gidecek; temerküz edip birbirinden ayrılacak. O vakit; Cennet-Cehennem suretinde tezahür edecektir. Madem âlem-i beka, şu âlem-i fenadan yapılacaktır. Elbette anasır-ı esasiyyesi, bekaya ve ebede gidecektir."

"Evet, Cennet-Cehennem; şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden dalının iki meyvesidir ve şu silsile-i kâinatın iki neticesidir ve şu seyl-i şuûnatın iki mahzenidir ve ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcudatın iki havzıdır ve lütuf ve kahrın iki tecelligâhıdır ki; dest-i kudret bir hareket-i şedide ile kâinatı çalkaladığı vakit, o iki havuz, münasip maddelerle dolacaktır.”

Okunan bu parça, sanki benim az önce sokaklardan geçerken yaşadığım halet-i ruhiyeme, suallerime ve istifhamlarıma kerametvârî bir cevap oldu; beni bir derece teselli etti. Zübeyr Ağabey’in, cümleleri, mânâlarıyla bütünleşen bir ahenkle okuyuşu, bende apayrı bir te’sir uyandırdı. Büyük bir coşkunlukla okuyordu. Kelimeler sanki içinden kaynayarak dudaklarından dökülüyordu. Yüzünde binbir mânâ içice panldıyordu. Okurken, yer yer başını hafifçe kaldırıyor. Nazarlarını bizlere tevcih ediyordu. Bakışları temiz ve berakktı. Yeşilimsi gözlerinde ulvî mânâlar dolaşıyordu. Zekâ ve deha O’nda içiçeydi. Okuduğu marifet nurlarının, iliğine kadar işlediği anlaşılıyordu.

İçim tarifsiz bir heyecana kapılmış, hissiyatımda coşkun dalgalar husule gelmişti...

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 17/7/2010
Okunma Sayısı : 3150

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
alti bir sekiz dort bir sifir

mersin escort
ataköy escort
şişli escort
istanbul escort