Hz. İsa ve Mehdi Meselesi

Hz. İsa (a.s) hakkında bilgi verir misiniz?

Hz. Meryem’in oğlu olan ve Allah’ın bir mucizesi olarak babasız dünyaya gelen Hz. İsa (a.s), Cenab-ı Hakk’ın seçkin kıldığı, dört büyük kitaptan biri olan İncil-i Şerif sahibi ulu’l-azim bir peygamberdir.

Hz. İsa Allah’ın Resulü, mahlûku ve memlüküdür. Allah, ona mevhibelerin en âlisi olan risaleti bahşetmiştir.  O da diğer insanlar gibi ibadetle mükellef kılınmış, bunu en büyük bir şeref telakki etmiş, Cenab-ı Hakk’ı büyük bir iştiyak, muhabbet ve hayretle tazim ve tebcil etmiştir.

Geçmiş bütün peygamberlerin yaptığı gibi, Hz. İsa da ümmetini, Cenab-ı Hakk’a iman etmeye, O’nun rızasını kazanmaya, sevip sevdirmeye, O’ndan korkup günahlardan ve kötülüklerden sakındırmaya ve salih amellerde bulunmaya davet etmiş, dünya hayatının fani olduğunu hatırlatmış, ahiret gününde her insanın tüm yaptıklarından hesaba çekileceğini bildirmiştir.

Hristiyanlar Allah’ın varlığına inanmakla beraber, Papazları Allah’ın yeryüzündeki vekilleri olarak görür ve onun günahları bağışlayabileceklerine inanırlar.

Hristiyanların bir kısmı teslis gibi batıl inanışlara sapmış, kimisi Hz. İsa’yı hâşâ, Allah’ın oğlu olarak görmüş, bir kısmı da ona ulûhiyet sıfatı vererek dalalete düşmüşlerdir. Halbuki Hz. İsa da bir beşerdi, yerdi, içerdi ve uyurdu. Yiyip içen, doğup ölüme ve zevale mahkûm olan, hâşâ, ilah olur mu? Bu husus bir ayette şöyle ifade edilir:

“Meryem oğlu İsa Mesih sadece bir Resuldür. Nitekim ondan önce de birçok elçi gelip geçmiştir. Onun annesi de çok dürüst, son derece iffetli bir hanımdı. Her ikisi de diğer insanlar gibi yemek yerlerdi.”[1]

Aynı şekilde Yahudiler de “Hz. Üzeyir’e Allah’ın oğlu” diyerek sapıklığa düşmüşlerdir. Böyle bir Allah inancı olur mu hiç? Böyle bir iman nasıl makbul olabilir?  Demek ki, onlar Cenab-ı Hakk’ı Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği gibi bilemediler ve hakiki manada tanıyamadılar. “İnkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.” Allah’a Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği ve Peygamber Efendimiz (sav.)’in ders verdiği gibi inanmak ve öyle itikat etmek lazımdır ki,  makbul ve kâmil bir iman olsun.  Zira “Allah’ı bilmek, O’nun varlığını bilmenin gayrısıdır.”         

Bediüzzaman Hazretleri bu konuyu veciz ifadeleriyle şöyle ifade etmektedir:

“Hâlbuki Allah'ı bilmek, bütün kâinata ihata eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz'î ve küllî her şey onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat'î iman etmek ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve 'Lâ ilahe illallah' kelime-i kudsiyesine, hakikatlarına iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa 'Bir Allah var' deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnad etmek, hâşâ hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci' tanımak ve herşeyin yanında hazır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah'a iman hakikatı onda yoktur. Belki küfr-ü mutlaktaki manevî cehennemin dünyevî tazibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler.”[2]

Hz. İsa’nın (a.s) doğumu, hayatı ve Allah katına yükseltilmesi hep mucizevî bir şekilde olmuştur. Bu büyük peygamberin hayatı Kur’an'da ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Bir ayette mealen şöyle buyrulur:

“... Meryem oğlu Mesih İsa, ancak Allah'ın elçisi, Meryem’e ulaştırdığı ('ol' emriyle onda var ettiği) kelimesi ve kendisinden bir ruhtur.” [3]

Başka bir ayette ise şöyle buyrulmaktadır:

“Hani Melekler, şöyle demişti: Ey Meryem!  Doğrusu Allah kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. O, dünyada da, ahirette de itibarlı ve Allah’a çok yakın olanlardandır.”[4]

Diğer bir ayette de şöyle buyrulur:

"Şüphesiz, Allah katında İsa’nın durumu (yaratılışı bakımından) Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona 'Ol!..'” dedi. O da hemen oluverdi.”[5]

Bu ayette iki peygamber arasındaki bazı benzerliklere dikkat çekilmiştir. Allah Hz. Âdem’e "Ol" demiş ve O da yaratılmıştır. İşte Hz. İsa'nın ilk yaratılışı da Allah'ın "Ol" demesiyle gerçekleşmiştir. Hz. Âdem (a.s) anne ve babasız,  Hz. İsa ise babasız olarak yaratılmıştır.  Evet, her şeye kadir olan Cenab-ı Hak, insanı isterse Hz Âdem gibi ana-babasız yaratır, isterse Hz. İsa’yı yarattığı gibi babasız yaratır,  isterse anne ve babayı vesile ederek yaratır. Zira “O, yaratmanın her çeşidini bilir.”[6]

Bu iki peygamber arasındaki diğer bir benzerlik ise, Hz. Adem'in cennetten yeryüzüne indirilmesi, Hz. İsa'nın da ahir zamanda semavattan tekrar yeryüzüne indirilmesidir.

Hz. İsa Vefat etmedi mi? Eğer vefat etmediyse o tekrar yeryüzüne inecek mi?

Kur’an-ı Kerim'de Hz. İsa'nın Allah katına yükseltildiği ve bir benzerinin, o zannedilerek öldürüldüğü haber verilmiştir. Bu hakikat bir ayette mealen şöyle ifade buyrulur:  

“Ey İsa! Şüphesiz, seni ben vefat ettireceğim. Seni kendime yükselteceğim…”[7]

Başka bir ayette ise şöyle buyurulmaktadır:

“Oysa O’nu öldürmediler ve asmadılar. Fakat onlara öyle gibi gösterildi. O’nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, bu konuda kesin bir şüphe içindedirler. O hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. O’nu kesin olarak öldürmediler.”[8]

Bir başka bir ayette de şöyle buyrulur:

“İnkârcılar onu öldürmek için tuzak kurmuşlardır, ama Allah bu tuzağı bozmuştur.”[9]

Bu ayetlerden de açıkça anlaşıldığı gibi Hz. İsa hayattadır, ruhu henüz kabzedilmemiş ve eceli gelmemiştir. O’nun dünyada göreceği daha birçok hayırlı ve mühim işleri vardır. Yeryüzüne inecek ve vazifesini ifa ettikten sonra o da her nefis gibi vefat edecektir. 

Bediüzzaman Hazretleri hayat tabakalarını anlatırken Hz. İsa’nın vefat etmediğini, O’nun üçüncü tabaka-i hayatta bulunduğunu şöyle ifade eder:

“Üçüncü Tabaka-i Hayat: Hazret-i İdris ve İsa Aleyhimesselâm’ın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüd ile melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letafet kesbeder. Âdeta beden-i misalî letafetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semavatta bulunurlar.”[10]

Hz. İsa'nın  ahir zamanda ikinci kez bir mucize olarak yeniden dünyaya  geleceğine dair  ayet ve hadisler mevcuttur. Hz. İsa'nın tekrar yeryüzüne inecek olmasından dolayı O, gerek Müslümanlar ve gerekse Hristiyanlar tarafından büyük bir merakla ve heyecanla beklenmektedir.  

Hz. İsa'nın yeryüzüne inişi ahir zamanın ikinci devresi ve kıyametin büyük bir alameti olacaktır.  

Peygamber Efendimiz (sav.) bir hadis-i şeriflerinde; “On büyük alamet vuku bulmadıkça kıyamet kopmayacaktır…" buyurmuş ve bunlardan birisinin de "İsa bin Meryem’in çıkması…”[11] olduğunu ifade etmiştir.

Bir başka hadis-i şeriflerinde ise şöyle buyurmuştur:

“Hayatım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Meryem oğlu (İsa Aleyhisselam)’ın adil bir hakim olarak sizin içinize inmesi muhakkak yakındır.”[12]     

Bediüzzaman Hazretleri de bu hakikati şöyle ifade etmektedir: 

“Hadîs-i sahihte rivayet edilen: Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın geleceğini ve şeriat-ı İslâmiye ile amel edeceğini, Deccal'ı öldüreceğini imanı zaîf olanlar istib'ad ediyorlar. Onun hakikati izah edilse, hiç istib'ad yeri kalmaz.” buyurarak, şöyle izahta bulunur:

“Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlahiyenin semasından nüzul edecek; hâl-i hazır Hristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek; manen Hristiyanlık bir nevi İslâmiyet’e inkılab edecektir. Ve Kur'ana iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı manevîsi tâbi' ve İslâmiyet metbu' makamında kalacak; din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevîlik ve İslâmiyet ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken; âlem-i semavatta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsa Aleyhisselâm, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık, bir Kadir-i Külli Şey'in va'dine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; madem Kadir-i Külli Şey' va'detmiş, elbette yapacaktır."

"Evet her vakit semavattan melaikeleri yere gönderen ve bazı vakitte insan suretine vaz'eden (Hazret-i Cibril'in "Dıhye" suretine girmesi gibi) ve ruhanîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer suretine temessül ettiren, hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını cesed-i misaliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelal, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ı, İsa dinine ait en mühim bir hüsn-ü hâtimesi için, değil sema-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hazret-i İsa, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden cesed giydirip dünyaya göndermek, o Hakîm'in hikmetinden uzak değil.. belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için va'detmiş ve va'dettiği için elbette gönderecek.”[13]

Hz İsa Niçin Gelecek?

Peygamber  Efendimiz (sav)’den  sonra peygamberlik kapısı kapandığından Hz. İsa (a.s), yeni bir şeriat getirmeyecek, Kur’an'a ve sünnete tabi olacak, onlarla insanlığı irşad edecek, Kur’an ve imanın ulvi hakikatlerinin ve eşsiz güzelliklerinin tüm dünyaya yayılmasına vesile olacaklardır.    

Bediüzzaman Hazretleri ahir zamanda yeryüzüne ikinci defa gelecek olan Hz. İsa’nın (as) vazifesini şöyle ifade eder:

“Şahs-ı İsa Aleyhisselâm’ın kılıncı ile maktul olan şahs-ı Deccal’ın teşkil ettiği dehşetli maddiyyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevîsini öldürecek ve inkâr-ı ulûhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî ruhanîleridir ki; o ruhanîler, din-i İsevî’nin hakikatını hakikat-ı İslâmiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, manen öldürecek. Hattâ 'Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelir. Hazret-i Mehdi’ye namazda iktida eder, tâbi’ olur.' diye rivayeti, bu ittifaka ve hakikat-ı Kur'aniyenin metbuiyetine ve hâkimiyetine işaret eder.”[14]

Hz. İsa’nın namazda Mehdi’ye tabi olması, O’nun koyduğu düsturları kendine rehber edip, onlar ile irşadını yapmasıdır.

“Âhir zamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile amel edecek mealindeki hadîsin sırrı şudur ki: Âhir zamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı ulûhiyete karşı İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılab edeceği bir sırada, nasılki İsevîlik şahs-ı manevîsi, vahy-i semavî kılıncıyla o müdhiş dinsizliğin şahs-ı manevîsini öldürür; öyle de Hazret-i İsa Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı manevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı manevîsini temsil eden Deccal’ı öldürür. Yani inkâr-ı uluhiyet fikrini öldürecek.”[15]

Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, Hz. İsa ile Hz. Mehdi ortak fikrî mücadeleleri ile Deccalı ortadan kaldıracaklar, iman hakikatlerini dünyaya yayacak ve tüm inananların huzur ve saadetlerine vesile olacaklardır. Bugün Avru’panın birçok yerinde Müslüman olanların sayısı her geçen gün artmaktadır. Müslüman olanlar da genellikle ilim ve fikir adamlarıdır. Hatta birçok Papaz’ın da Müslüman oldukları bilinen bir hakikattir.   Artık Hz. İsa’ın da ayak sesleri duyulmak üzeredir. 

Hz. İsa Nasıl Tanınacak? Herkes onu tanıyabilecek mi?

Bediüzzaman Hazretleri bu meseleyi şöyle izah etmektedir:

 “Hazret-i İsa Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakikî İsa olduğunu bilmek lâzım değildir. O’nun mukarreb ve havassı, nur-u iman ile onu tanır. Yoksa bedahet derecesinde herkes onu tanımayacaktır.” [16]

Demek ki, Hz. İsa'nın yeryüzüne indiğini herkes değil, yakınında bulunan bazı kimseler 'imanın nuru' ile  bileceklerdir.

Allah’ın seçip gönderdiği her mübarek peygamber gibi, Hz. İsa da üstün ahlakın bütün vasıflarını taşır. Onu diğer insanlardan ayıran en belirgin özellik, onun yüksek şahsiyeti olacaktır. O’nun sahip olduğu kuvvetli imanının nuru yüzüne yansıyacaktır. Onu görenler müstesna bir insanla karşılaştıklarını anlayacaklardır. 

Allah, diğer tüm elçilerine olduğu gibi, Hz. İsa'ya da yardım edecek ve onun ne kadar emin bir insan olduğunu zamanı geldiğinde insanlara gösterecektir. Allah'ın elçisi Hz. İsa'yı bekleyen müminler için yol gösterici bir başka işaret de onun her işinde muvaffak olmasıdır.

- Bazı kimseler; “İsa’dan başka Mehdi yoktur.” hadis-i şerifini delil göstererek, Hz. İsa’nın Mehdi olduğunu söylüyorlar. Mehdi ile Hz. İsa aynı kişiler mi?

Hz. İsa ile Mehdi ayrı ayrı zatlardır. Mehdi, Hz. Peygamber’in (sav.) neslinden gelecek, İslam âlemi içinde bulunacak, iman hakikatlerinin ve sünneti seniyyenin ihyasına çalışacaktır. Hz. İsa ise, Hristiyanlık âlemi içinde bulunacak,  dinsizlik cereyanları ile mücadele edip, onları mağlup edecektir.       

Her asırda büyük mehdinin vazifesini görecek mehdi-misal zatlar geldiği gibi ahir zamanda da mehdi-i azam gelecek ve en büyük bir tecdit hareketinde bulunacaktır.

İbn-i Macede yer alan; “İsa’dan başka Mehdi yoktur.” hadis-i şerifine muhaddisler şöyle mana vermişlerdir:

“Buradaki Mehdi kelimesi şahıs değil sıfattır. Yani Peygamber Efendimizden (sav.) sonra hidayet sıfatına kemaliyle sahip olan zat Hz. İsa’dır. Çünkü birçok insanın hidayetine o vesile olmuştur. Ahir zamanda gelecek Mehdi-i Azam ise Hz. Peygamber (sav.)’in evladından bir zattır. Ahir zaman fitnesinin en dehşetli olduğu bir zamanda bu ümmetin imdadına koşacak ve onların hidayetlerine vesile olacaktır. Bu hususta pek çok hadis-i şerif vardır. Ahir zamanda gelecek Hz. Mehdi ile Hz. İsa’yı bir kabul etmek hem büyük bir hata, hem de itikadı yönden büyük bir tehlikedir. Gerçekte Mehdi olmayan bir mürşide Mehdi demenin şer’an bir mahzuru yoktur. Ama Hz. İsa (as.) meselesi böyle değildir. Peygamber olan bir zâtın peygamberliğini inkâr veya peygamber olmayan bir kimseye peygamberlik izafe etmek insanın itikadına büyük zarar verir. Onun için bu konuda çok dikkatli olmak gerekir. Ahir zamanda gelecek Mehdi, Peygamber Efendimiz (sav.)’in evladındandır. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde; “Mehdi benim neslimdendir. Fatıma’nın evlatlarındandır.”[17]

buyurmaktadır. Şu hâlde Mehdi’nin anne ve babası bellidir. Yani Mehdi babasız dünyaya gelecek değildir. Annesi de Hz. Meryem değildir. Buna rağmen bazı kimselerin böyle korkunç bir yanlışa ve büyük bir tehlikeye nasıl düştüklerini anlamak mümkün değildir.  

Hz. İsa (as.), Hristiyanlığın ıstıfasında yani safiyete erişmesinde, teslisten kurtulup tevhide ulaşmasında vazife görecektir. Onun için Hz. İsa’yı İslam âleminde değil, Hristiyan âleminde aramak gerekir.  Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî Hazretleri, “Hz. İsa’nın Hristiyan ruhanileri arasında bir âlim olarak faaliyet göstereceğini” ifade eder.

Bir İslâm ülkesinde irşad vazifesi, Peygamber Efendimiz (sav.)’in varisleri olan büyük müçtehid, mürşit ve âlimlere aittir. Hz. Mehdi de irşat vazifesini İslam âleminde devam ettirecektir.  Hz. İsa’nın görevi ise, Hristiyan âlemi içinde olacak ve onları teslis inancından yani üç ilah safsatasından (Allah, Hz. Meryem, Hz. İsa) kurtarıp, onların bütün kâinatın Halık-ı Zülcelaline ve bir olan Vacibül Vücud hazretlerine inanmalarına vesile olacak ve böylece onları tevhid inancına kavuşturacaktır. Evet, Hz. İsa ile ilgili bütün gerçekler Kur’an’da ve hadislerde açıkça ifade buyrulduğu halde,  günümüzde  bazı kimselerin, hayranlık duydukları ve aşırı muhabbet besledikleri  zatların   Hz. İsa olduğunu iddia etmeleri itikadî bakımından büyük hata ve çok tehlikeli bir durumdur.

Bu vesileyle burada bir hatıramı nakletmek istiyorum:

1960’lı yıllar idi. Her hâlinden meczup olduğu anlaşılan bir zat, üst üste iki gün gelip akşam namazını medresemizde kıldı, fakat tesbihata durmadan çıkıp gitti. Arkadaşlara o zatın kim olduğunu sordum, tanımadıklarını ve ilk defa gördüklerini söylediler. Aynı kişi üçüncü gün akşam namazına yakın yine medreseye geldi ve bana; “Malatya’dan geldiğini, mürşidinin fevkalade bir makama sahip olduğunu söyledi.”

Ben de kendisine: “Senin mürşidin Kutup mu?” diye sordum. “Hayır” dedi. Peki; “Gavs mı?”   dedim,  yine “Hayır” diye cevap verdi. “O hâlde senin mürşidin Mehdi’dir.” dedim. “Hayır, ondan da ileri.” deyince ben de: “Ümmet-i Muhammed içinde Mehdiyetten daha ileri bir makam bilmiyorum. Mürşidinin makamını söyle de bilelim.” dedim.

Bunun üzerine: “Bunu sana sır olarak söylüyorum, benim mürşidim Hz. İsa’dır.” dedi.  Ben hiçbir şey söylemedim. Akşam namazına Osman Demirci Hoca, Hacı İshak, Hacı Musa ve Mehmet Şercil Ağabeyi geldiler. Namazdan sonra misafiri onlarla tanıştırdım ve bana söylediklerini onlara da anlatmasını istedim. Onlar meseleyi öğrenince hayrette kaldılar ve benim ona ne cevap vereceğimi merak etmeğe başladılar. Ben kendisine dedim ki; “Benim, şimdiye kadar sana ne zararım dokundu, benden ne kötülük gördün?” Adam birden hayret etti ve “Estağfirullah hocam, senden ne kötülük görebilirim ki.” dedi. 

“O hâlde niye benim imanımı tehlikeye atmaya çalışıyorsun.” dedim. Adam iyice şaşırdı. Bu kez kendisine şunu sordum:  “Mürşidinin annesini, babasını tanıyor musun?”  “Elbette, tanıyorum.” dedi. "Çocuğu da var mı?” diye sordum. “Üç oğlu var.”  diye cevap verdi.

“Peki, hiç düşünmedin mi? Hazret-i İsa’nın annesi Hazret-i Meryem idi, babası yoktu, kendisi hiç evlenmemişti, dolayısıyla çocuğu da yoktu. Bu hakikatler ortadayken, sen nasıl olur da mürşidine -Maazallah- Hz. İsa diyebiliyorsun? Bu ne acip bir iddia, nasıl bir safsata?..”

Adam benim bu konuşmamadan çok mahcup oldu ve hemen tövbe etti. Daha sonra kendisine: “Mürşidin kendisi mi Hz. İsa olduğunu söylüyor?” diye sordum. “Hayır, dedi, kendisi katiyen kabul etmiyor. Yalnız arkadaşlarımızdan birisi rüyasında onu Hz. İsa olarak görmüş.” dedi.

Bu kez ona; “Peki hiç rüya ile amel edilir mi? Hem de biraz önce söylediğim hakikatler ortada iken.” dedim.

Şeytanın bir rüya ile bu kadar insanı nasıl iğfal ettiğine, hakikatleri nasıl gizlediğine hepimiz hayret ettik. 

Evet, zaman zaman kendisinin yahut mürşidinin Hz. İsa veya mehdi olduğunu iddia edenler oldu ve bundan sonra da olacaktır.

- Her asırda Mehdi var mıdır? Mehdi bir tane midir? Sizce mehdi gelmiş midir? Bazı kimseler Mehdi’nin henüz gelmediğini söylemektedirler? Mehdi hakkında  görüşlerinizi alabilir miyiz?          

Bu mühim mesele asırlardan beri herkesin hayalinde dolaşmakta ve Mehdi’nin gelmesi merakla beklenmektedir. Geçmişte olduğu gibi, günümüzde de mehdilik iddiasında bulunanlar olmuştur. Bazı kişiler tabi oldukları veya aşırı hüsn-ü zan besledikleri zatları mehdi ilan etmekte; bazı kimseler de Hz. İsa ile mehdinin aynı kişiler olduğunu iddia etmektedirler.       

Daha önce de arz ettiğim gibi, mehdi olmayan birisine mehdi demenin yahut dememenin itikadî bakımdan hiçbir mesuliyeti yoktur. Mehdi olmayan bir zata mehdi demek veya mehdi olan bir zatın mehdiliğini kabul etmemek imanı bir mes'ele değildir.

Mehdi, yol gösteren ve hidayete vesile olan demektir.  Bu tarif çerçevesinde, geçmiş büyük zatlardan Seyyid Ahmed-üs Sünusî, Seyyid İdris, Seyyid Yahya,  Seyyid Abdülkadir-i Geylanî, Seyyid Ebulhasen-i Şazelî, Seyyid Ahmed-i Bedevi ve Şah-ı Nakşibendi gibi maneviyat âleminin sultanları, milyonlarca insanın hidayetine vesile olmuşlar ve bu ulvi vazifeyi hakkıyla ifa etmişlerdir.

Peygamber Efendimiz (sav.)’in haber verdiği ahir zamanda gelecek ve evlad-ı Resûl’den olacak olan Mehdi-i Azam,  manevi mücahedesiyle kıyamete kadar gelecek insanların irşadına vesile olacak, ehl-i dalalete ve zalimlere karşı metin bir irade ve büyük bir sabır ile mücadele edecek ve davasında biiznillah muvaffak olacaktır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır:

“Kıyametin kopmasına bir gün bile kalsa, Allah o günü uzatacak, Ehl-i beytimden insanların hidayetine vesile olacak olan o Mehdi’yi gönderecektir.”[18]

Hz. Mehdi’den evvel yeryüzü zulüm ve ahlaksızlıkla dolduğu halde, O’nun zamanında adalet, huzur ve saadet hâkim olacaktır.  Malumdur ki, peygamber olan bir zat tebliğ vazifesini gizleyemez. Onu ilân etmekle mükelleftir, zira onların sıfatlarından biri de tebliğdir. Hz. Mehdi ise, mehdiyetini ilana memur değildir. O sadece irşat vazifesini ifa etmekle mükelleftir. İmam-ı Şarani’nin de ifade ettiği gibi, “Mehdi-i Azam Kur’an’a, imana ve âlem-i İslâm’a yaptığı icraatlardan ve hizmetlerinden tanınacaktır.”

Mehdi-i Azam, hak ve hakikati anlayıp anlamada ziyadar bir yıldız gibidir. İnsanlara karşı son derece şefkatlidir. Fertler arasında muhabbeti temin eder. Kötü ahlaklardan içtinapla beraber söz ve fiillerinde Kur’an ve sünnet üzere hareket ederek kalbini ve latifelerini muhabbettullah ile tezyin eder. Rehber olduğu müntesiblerini, marifetullahta terakki ettirmenin yolunu ve adabını çok iyi bilir. Kur’an ve sünnetten iktibas ettiği nur ve feyiz ile tabilerini marifet ve muhabbet-i İlahiyede  en âli derecelere ulaştırır.      

Bediüzzaman Hazretleri; 

“Cenab-ı Hak kemal-i rahmetinden, şeriat-ı İslâmiyenin ebediyetine bir eser-i himayet olarak, her bir fesad-ı ümmet zamanında bir muslih veya bir müceddid veya bir halife-i zîşan veya bir kutb-u a’zam veya bir mürşid-i ekmel veyahud bir nevi Mehdi hükmünde mübarek zâtları göndermiş; fesadı izale edip, milleti ıslah etmiş; Din-i Ahmedîyi (A.S.M.) muhafaza etmiş. Madem âdeti öyle cereyan ediyor.”

buyurduktan sonra ahir zamada gelecek olan Mehdi-i Azam’ın özelliklerini şöyle ifade eder:

“… âhir zamanın en büyük fesadı zamanında; elbette en büyük bir müçtehid hem en büyük bir müceddid hem hâkim hem mehdi, hem mürşid hem kutb-u a’zam olarak bir zât-ı nuranîyi gönderecek ve o zât da Ehl-i Beyt-i Nebevîden olacaktır.”[19]

Ahir zamanda gelecek olan Mehdi-i Azam, selefdeki mürşitlerin ve mücedditlerin hakiki bir vârisidir. Bir Arap şiirinde denildiği gibi, "Bütün âlemi bir şahsiyette toplamak Cenab-ı Hakk’a zor gelmez.” İşte bu hâl, ahir zamanda gelecek olan o zatta tecelli edecektir.  

Bediüzzaman Hazretleri, Mehdi-i Azam’ın vazifesini de şöyle ifade eder: 

“Mehdi'nin cem'iyet-i nuraniyesi, Süfyan komitesinin tahribatçı rejim-i bid'akâranesini tamir edecek, Sünnet-i Seniyeyi ihya edecek; yani âlem-i İslâmiyette risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) inkâr niyetiyle şeriat-ı Ahmediyeyi (A.S.M.) tahribe çalışan Süfyan komitesi, Hazret-i Mehdi cem'iyetinin mu'cizekâr manevî kılıncıyla öldürülecek ve dağıtılacak.” [20]

Mehdinin asıl hizmetinin ve fütuhatının manevi kılıç tabir edilen ilim ile, hikmet ile, tebliğ ile ve  irşat ile olacağı yukarıdaki ifadelerden açıkça anlaşılmaktadır. Üstad, yine aynı eserinde şöyle buyurmaktadır:     

“Nifak perdesi altında, risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) inkâr edecek Süfyan namında müdhiş bir şahıs, ehl-i nifakın başına geçecek, şeriat-ı İslâmiyenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranîsine bağlanan, ehl-i velayet ve ehl-i kemalin başına geçecek…. bir zât-ı nuranî, o Süfyan'ın şahs-ı manevîsi olan cereyan-ı münafıkaneyi öldürüp dağıtacaktır.”

Evet tarihe atf-ı nazar edildiğinde milletin fazileti, ahlakı ve irfanı için gayret gösteren, kalplere hayat bahşeden ve ruhlara nesim-i hidayet estiren  ve insaniyet semasında yıldız gibi parlayan başta aktab-ı Erbaa olan Abdülkadir Geylâni,  Ahmed er Rüfai,  Ahmed Bedevi, İbram-i Dusuki olmak üzere Şah-ı Nakşibendi gibi kutupların, gavsların, ariflerin, yüzyümi dör milyon evliyanın ve sayısız mürşid-i kâmillerin, Mevlana, Yunus Emre ve Ahmet Yesevî gibi ali şahsiyetlerin olduğu görülecektir. Bu müstesna zatlar,  kalp ve gönül âleminde hakiki mürşitler yetiştirerek İslâm dininin kayyumu olmuşlardır. İnsanlara marifetullah ve muhabbetullahın hakiki zevkini tattırmışlardır. Bu hal yaklaşık bin yıl devam etmiştir. Bundan sonra ise Mehdi-i Azam devri başlayacaktır.

"Hakaik-i imaniyeden bir mes'elenin inkişafını, binler ezvak ve mevacid ve keramata tercih ederim." diyen Silsile-i Nakşî'nin kahramanı ve bir güneşi olan büyük mutasavvıf İmam-ı Rabbanî Hazretleri “Mektûbât-ı Rabbânî” adlı eserinin 260. Mektubunun bir bölümünde bu hakikati şöyle ifade eder:       

“Şunun da bilinmesi yerinde olur: Nübüvvet mansıbı, Hatemü’r rüsül Resulüllah (sav.) Efendimizle mühürlenmiştir. Ona ve âline salât ve selâm.  Lâkin tebaiyet yolundan, ona tabii olanlara bu mansıbın kamalâtından kâmil manada bir nasip vardır. Bu kamâlat nasibi diğerlerine nazaran, ashab tabakasında daha ziyadedir."

"Bu devlet, kıllet yolu ile çoğalarak tabiine, sonra da teba-i tabiine sirayet etmiştir. Bundan sonra gizlenmiş, saklılığa geçmiştir. Bundan sonra, velayet kamâlatının zılliyeti yayılıp üstün gelmeye ve şüyu bulmaya başlamıştır."

"Ancak beklenen odur ki; aradan bin sene geçtikten sonra, bu saklı devlet tecdid edile. Ona bir üstünlük verilip şüyu bulması artırıla. Böylece kamâlatın aslı zuhur edip onun zıllıyetini örte. Ve nisbet-i aliyyenin mürevvici Mehdi gelsin. Allah ondan razı olsun.”[21]   

Peygamber Efendimiz (sav.)’in ahirete teşriflerinden sonra tabiin ve tebe-i tabiin devri üç yüz yıl devam etmiş, risalet cenahı mansıbını geri çekince, bundan sonra, tekke ve zaviyeler vasıtasıyla irşat devri başlamış ve büyük mürşitler vasıtasıyla nice kâmil müminler yetişmiştir. Bu hizmet de bin sene devam ettikten sonra Mehdi-i Azam devri başlamıştır. Onun hizmeti ise kıyamete kadar devam edecektir.

Mevzuumuzu Bediüzzaman Hazretlerinin şu harika ifadeleriyle bitirmek istiyorum:

“Fâş etmek hatırıma gelmeyen bir sırrı, fâş etmeye mecbur oldum. Şöyle ki: Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsi ve o şahs-ı manevîyi temsil eden has şakirdlerinin şahs-ı manevîsi 'Ferîd' makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki -ekseriyet-i mutlaka ile- Hicaz'da bulunan kutb-u a'zamın tasarrufundan hariç olduğunu ve onun hükmü altına girmeye mecbur değil. Her zamanda bulunan iki imam gibi, onu tanımağa mecbur olmuyor. Ben eskide Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsini, o imamlardan birisini zannediyordum."

"Şimdi anlıyorum ki; Gavs-ı A'zam'da kutbiyet ve gavsiyetle beraber 'ferdiyet' dahi bulunduğundan, âhir zamanda şakirdlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o ferdiyet makamının mazharıdır. Bu gizlenmeye lâyık olan bu sırr-ı azîme binaen, Mekke-i Mükerreme'de dahi -farz-ı muhal olarak- Risale-i Nur'un aleyhinde bir itiraz kutb-u a'zamdan dahi gelse; Risale-i Nur şakirdleri sarsılmayıp, o mübarek kutb-u a'zamın itirazını iltifat ve selâm suretinde telakki edip, teveccühünü de kazanmak için, medar-ı itiraz noktaları o büyük üstadlarına karşı izah etmek, ellerini öpmektir.”[22]

Dipnotlar:

[1]  Maide Suresi, 6/675.
[2] Nursî, B.S., Emirdağ Lahikası.
[3] Nisa Suresi, 4/171.
[4] Âl-i İmran Suresi, 3/45.
[5] Âl-i İmran  Suresi, 3/59.
[6]  Yasin Suresi, 36/79.
[7] Âl-i İmran Suresi, 3/55.
[8] Nisa Suresi, 4/156-157.
[9] Âl-i İmran Suresi, 3/54.
[10] Nursî, B.S., Mektubat.
[11] İbn Mace, Fiten, 28.
[12] bk. Kenzul Ummal, Kitabul-İman, Bab-ı Nüzul-i İsa İbn-i Meryem, 14/332.
[13] Nursî, B.S., Mektubat.
[14] Nursî, B.S., Şualar.
[15] Nursî, B.S., Mektubat.
[16] Nursî, B.S., Mektubat.
[17] Ebu Davud, Mehdî, 1; İbn Mace, Fiten, 34.
[18] Ebu Davud, Mehdi 1; Tirmizî, Fiten 52.
[19] Nursî, B.S., Mektubat.
[20] Nursî, B.S., Mektubat.
[21] Mektûbât-ı Rabbânî, Çile Yay. İstanbul, 1983. Çeviri A. Kadir Akçiçek 1 cilt, sayfa 569.
[22] Nursî, B.S., Kastamonu Lahikası.

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 16/4/2014
Okunma Sayısı : 34341

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
yedi uc bes dokuz sifir yedi