Mevcud-u Meçhul

Bir insanın mağarada büyüyüp hiç ışık yüzü görmediğini ve kendisinin bir gün sabahın erken saatlerinde ve daha güneş doğmadan dünya yüzüne çıkarıldığını farzediniz. Her tarafı dolduran ışıktan derhal gözleri kamaşan bu şahsa, bu ışığın bir güneşten geldiği söylense, o adam güneşi ziyadesiy­le merak edecek ve onu tanımaya çalışacaktır.

Şimdi bu adamın, hayâlinde nasıl canlandırırsa canlandırsın, güneşi kat’iyyen anlayamayacağı ve her defasında güneş yerine başka şeyler ta­hayyül edeceği aşikârdır. Çünkü, güneşi, etrafından gördüğü şeylere kıyas edeceğinden yapacağı her kıyas yanlış olacak ve isabet kaydetmeyecektir.

Güneşe inanmak o adam için imanın bir rüknü olsa, o, güneşi her nasıl tasavvur ederse etsin her hâlükârda şirke düşecektir. Onun yapacağı tek şey, bu ışığın bir güneşten geldiğini ve fakat o güneşin mahiyetini bileme­yeceğini idrak etmektir. Zaten ondan istenen iman da bundan ibarettir.

Temsildeki adamın güneşi anlayamaması gibi, her bir insanda kendi beden memleketini idare eden ve ruh denilen sultanın mahiyetini bileme­mektedir. Bizler, bedenimizin ruhla kaim olduğunu, onun bu bedenden ay­rılması hâlinde bu binanın yıkılacağını ve o sultanın göz penceresiyle bu âlemi seyrettiğini, kulak cihazıyla sesler âlemini temâşa ettiğini, dil terazi­siyle de bütün tadları tattığını ve hâkezâ... bildiğimiz hâlde, ruhun mahiye­tini bilemiyoruz. Onun mahiyeti hakkında her ne söylesek, hilâf-ı hakikat olacağı gibi, ruhun zatını her ne tarzda tahayyül veya tasavvur etsek onun hakkında yanlışlığa düşmüş olacağız.

“Cenâb-ı Hakk’a Mevcûd-u meçhul ünvanıyla bakılırsa, ma’rufiyet şu­aları bir derece tebârüz eder.” hakikatının işareti nev’inden verdiğimiz bu misâllerin dürbünüyle, meseleyi ancak uzaktan uzağa temâşa etmemiz mümkün olabilmektedir.

İşte, görmediği bir güneşin zatını anlamaktan âciz ve kendi ruhunun mahiyetini bilmekten eli kısa olan insanın, zaman ve mekândan münezzeh umum âlemlerin Hâlik-ı Zülcelâl’ini ve Mâlik-i Zülkemâl’ini -hâşâ- zatıyla anlamaya çalışması ne derece büyük bir dâlâlet divâneliğidir ve insanı baş aşağı şirke yuvarlayan bir düşünce sapıklığıdır, kıyas ediniz.

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 05/7/2010
Okunma Sayısı : 3453

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
bir sekiz yedi alti bir yedi