Sungur Ağabey ile Tanışmamız

 

Mustafa Sungur Ağabey, 1967'de Mersin Cezaevi'nde ve 1998'de İstanbul'da Risale-i Nur Sempozyumunda
Mustafa Sungur Ağabey, 1967'de Mersin Cezaevi'nde ve 1998'de İstanbul'da Risale-i Nur Sempozyumunda

Mustafa Sungur Ağabeyle Üstadı ziyarete giderken Samsun’da tanıştık. O zamana kadar Üstad’ın talebelerinden yalnız Süleyman Kaya Ağabeyi tanıyordum. Diğerlerini hiç görmemiştim, sadece isimlerini biliyordum. Üstad'la, onun vekil ve varisleri ile görüşmek bende önü alınmaz bir iştiyak hâline gelmişti.

Heyecanlıydım çünkü onlar bütün tehacümat karşısında Üstad’a sahiplik etmişler, onunla birlikte çilesine ortak olmuşlar, onun yolunda dünya ve mafiha isteğinden vazgeçmişler, birlikte hapislere girmişler, kader birliği etmişlerdi.

Sungur Ağabey ile bu ilk görüşmemizde bana Risale-i Nur’u nasıl tanıdığımı sordu, ben de anlattım. Daha sonrada ben ona Üstadı nasıl tanıdığını sordum. Şunları söyledi:

“16-17 yaşlarında Kastamonu Hasanoğlan Köy Enstitüsünden mezun oldum. Okul bittikten sonra nerede öğretmen olmak istediğimizi sordular. Ben de kendi köyümü istedim. Kabul ettiler."

"Köyde gittiğim her yerde bana saygı duyuyorlardı. Beni en başa oturtuyorlardı. O sırada babam beni evlendirdi."

"Yine bir gün bir mevlit vardı. Tabii ilk davetli de bendim. Orada yaşlı sakallı bir misafir gördüm. Ön taraflarda oturuyordu. Ben de ön tarafa onun yanına oturdum. Namaz bittikten sonra bana, “Merhaba.” dedi, halimi hatırımı sordu. Benimle konuşmaya başladı. Öyle cümleler konuşuyordu ki, hayretler içersinde kalıyordum. Artık ben diğer köylüleri bıraktım, yalnız onunla ilgilenmeye başladım. Sanki ağzından cevher dökülüyordu. O böyle konuştukça benim ona olan meylim arttı. Nerede kaldığını sordum. Karabük’te kaldığını söyledi. “İstersen sana adres vereyim, cumartesi günü gel.” dedi. Ona o kadar bağlanmıştım ki, cumartesi günü hemen Karabük’e gittim ve kendisini buldum. O zaman öğrendim ki, kendisi Bediüzzaman’ın talebelerinden Ahmet Fuat Efendiymiş. Birlikte sohbet ettik. Artık her cumartesi ve pazar onun yanına gidiyordum. Bir gün, “Sana bir eser vereyim. Onu oku. Ben hep bu eserlerden konuşuyorum.” dedi. Bana teksir Asa-yı Musa’yı verdi. Okumaya başladım. Okudukça iştiyakım arttı. Daha çok okumak istedim. O zatı dinledikten sonra bendeki farklılığa ve değişmeye babam da annem de köylüler de hayret ettiler. Ahmet Fuad Efendi’ye Üstad’ın nerede olduğunu sordum. “Afyon’da hapiste” dedi. Ben Üstadı görüp onun elini öpebilmenin yollarını düşünmeye başladım."

"Sonunda Üstad’a mektup yazmaya karar verdim ve Afyon’a gönderdim. Emniyette mektuba el koymuşlar. Gelip evimizi aradılar. Beni mahkemeye götürdüler. Mahkemede biraz konuşunca hakim, “Bu yaşta bu cevher nasıl olur?” diye hayret etti."

“Sen müstesna bir adamsın, seni beraat ettirdim. Artık bu işin peşini bırak.” dedi. Ben Afyon’a gönderilmeyi beklerken beraat ettirilince üzüldüm. Sonra tekrar bir mektup daha yazdım. Bu sefer gelip beni aldılar ve tevkif ederek doğruca Afyon’a gönderdiler."

"İşte Üstad’ı ilk defa Afyon hapishanesinde gördüm. Artık sürekli Üstad’ın yanına gitmeye başladım. Gardiyanlar Üstad’ın yanına gitmemize kızıyorlardı, ama biz dinlemiyorduk. Bir gün yine Üstad’ın yanına gitmiştik. Hapishanede Ahmet Feyzi vardı. Dışarıdan Üstada bisküvi gelmişti. Üstadımız bize o bisküvilerden verdi. Bisküvileri cebime koydum. Sonra aniden gardiyanlar geldiler. Bizi tutup falakaya yatırdılar. O kadar dövdüler ki, artık dayanamayıp ağlamaya başladım. Falakadan kalktıktan sonra oturdum, bir yandan ağladım, bir yandan bisküvileri yedim. Benden sonra Zübeyir Ağabey’i yatırdılar ve onu dövmeye başladılar. Onlar vurdukça Zübeyir Ağabey, “Vurun! Vurun!” diyordu.”

Mustafa Sungur Ağabey, bu ilk görüşmemizde bende derin izler bıraktı. Hakikat şu ki, o, Üstad Hazretlerinin teveccühüne fevkalade mazhar olmuş, ondan tefeyyüz etmiş, ince basiretli, keskin nazarlı bir zattı. Bütün söz ve davranışlarıyla berrak bir cam gibi Üstad’ı, Risale-i Nur’u gösteriyordu.

Sungur Ağabey ile ilk görüşmemiz böyle oldu. Sonraki yıllarda Sungur Ağabeyle sürekli irtibat hâlinde bulunduk. Birlikte çeşitli seyahatlerimiz oldu, defalarca mektuplaştık. Kendisine yazdığım mektuplardan bir tanesini buraya derc etmek isterim:

Pürsafa ve Vefa Muhterem Sungur Ağabeyim,

"Lillahilhamd, şûle-i iştiyak ile kalbimizi iş’al eden tahrirat-ı behiyenizle zaman zaman bizleri taltif ve teşvik ederek, nice nice ulvî hazlara ve şevklere mazhar olmamıza vesile olmaktasınız. Bu iltifat ve muhabbetnâmeleriniz, hem kurbiyet ve samimiyet rayihalarını meclub birer bâd-ı lütuf ve sürûr olarak, vakit be vakit hazin gönlüme konan elem ve endişe gübarlarını silip süpürüyor, hem de temevvüc ettikçe, def-i hicranla ruhuma gıda-i haz, fikrime ziya-i irfan, his ve vicdanıma safalar saçıyor. Bu mesrûriyetten gönlüm, açılıp hande olan laleler misüllü lezzet-i ruhaniye ile müstağrak oluyor. Bu mektuplarınızı kâşane-i cihana değişmediğim, sizin gibi ehl-i irfan ve kemâl bir zat- ı müncezip ve müncelibin malumudur. Kalbinizde cevelan eden o ihtizazlı katreler, lem’a, reşha ve şûleleri aksettiren o şifa-bahş kaleminizden nebean eden ifadeler, sanki mahir bir nakkaşın hikmettar ve ihtimamlı bir nakşı gibi göründü bana..."

"Nur dairesinde âli bir manzara teşkil eden hayatınızla Üstadımızdan iktibas ettiğiniz azamî ihlas, azamî sadakat, azamî şevkle Nur’un mesleğini nazara vermişsiniz."

"Lillahilhamd, Muhterem Ağabey, Bin barekallah size!.. Serdarımız, sertacımız şu meş’ale-i irfan olan Üstadımıza ait bir nebze hissiyatımı –şu mektup münasebetiyle– hissi hissiyatımdan daha lâtif, kalbi kalbimden daha hüşyar, siz Ağabeyimi de hadaik-i kemâlatın engin ve zengin sahifelerini mütalaa esnasında hayalimden geçen manzaraya hissedar etmek niyetiyle o melek-simanın desti ile bestelenen, demetlenen birer deste-i irfan ve fazilet olan Nur’un hakikatlerine ait lâtif bir manayı buraya dercetmeyi münasip gördüm, şöyle ki;"

"Üstadımız, azamet-i İlahiye’yi ifham eden aziz ve celil ifadelerini hakîm-pesendane bir maharet ve ziynet içinde öyle edîbane te’lif ve tertip etmiştir ki, o manalara değil taharri-i esrarda şevkengizane temeşşi etmek isteyen ehl-i fikir ve idrakin nazar-ı mütalaaları, Meşşaiyyunun pay-i idrakleri ve İşrakiyyunun ziya-i irfanları ile de yetişilip kavuşulamaz. Çünkü, saâdet-i beşeriyenin nokta-i kemâlatını keşif sadedinde bârika-i celâdetle ihzar ve ibraz ettiği eserlerinden sanki bir melek lisanından nebean eden inayet ve ilhamlar veya çağlayan nehirler gibi hakikatin esrarı ile cûşa gelen vecd-aver o âli sünühatlar, matuf olduğu hüşyar kalpleri şems-i marifetin parıl parıl parlayan ziyalarına cilvedar birer hücre-i irfan kılarak, o cazibeleriyle erbab-ı zevki semaya kaldırarak etrafında mahitap gibi pervaz ettiriyor. Bu eserlere mazhar olan o zat-ı nuraniye dalga dalga gelen ışınlar gibi vicdanları mütemadiyen tenvir edip berzah ufuklarından -inşaallah- Cennet’e doğmak üzere aşıp giden bir güneştir desem sezadır. Hem Vallah becâdır!"

"Kendi istidadına göre istifade ve istifaze eden her bir kalp ve dimağ şu zülâl-ı kevser gibi mânalara umman oluyor. Ve o ummanlardan şelalevari dökülen esrar-ı lemaat, mâkes-i hissiyat olan vicdanın duygu ve latifelerini marifete mazhar birer şahid-i nurani kılarak nihayette müntesiplerini kurb-u Rahman’a vasıl etmekle azim bir mevki-i arifaneye çıkarıyor, bir muhakkik, bir müdakkik yapıyor. Hem, esrar-ı azimeyi ihtiva eden şu bedi’ eserlere vakıf olan her müstaid, cevher-i kemâlat ile memlu birer kenz-i irfan oluyor. Hem, o vicdanlar ise adeta sürur ve refahtan kanatlar takarak “tuyurun hudrun” misüllü arş-ı marifetin etrafında deveran, cevelan ve seyeran ediyorlar. Elhamdülillah."

"Ehl-i irfan ve dikkatin nazar-ı temaşasını celbeden ve hüşyâr olan kalpleri envâr-ı sürura gark ile lerzedar eden Nurlar, aşıkların iştiyaklarını celbedip vecde getiren latif rayihalı goncalar gibi marifetleri ifaza eden nihayetsiz manidar satırları binlerce yaprakların sahifelerine üdeba ve büleğayı meftun eden bir üslup ve bir san’at içinde tanzim ile gül fideleri gibi zer’ ederek öyle bir gülistana çevirmiş ki, aşiyane gözleri temaşasından kamaştırıyor. Ve nice nice andelipleri aşk nağmeleri içerisinde endamına meftun, temaşasına pervane ve latife-i tayyibelerine müncezip kılıyor..."

"Evet. Şu keyfiyetten gelen sürur ve saâdet acaba ezvak-ı cihana faik değil midir?"

"İşte biz şu lezaiz-i ruhaniyenin ve şu lemaat-ı fikriyenin meclubuyuz, meftunuyuz, mecnunuyuz..."

"Hâl ü hatırlarınızı istifsar ile selâm eder, dualarınızı bekleriz. Elhamdülillah haza minfadli Rabbi..."

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 02/7/2010
Okunma Sayısı : 10583

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
dort dokuz dokuz uc yedi dokuz

mersin escort
ataköy escort
şişli escort
istanbul escort