Menderes'e Teşekkür Mektubu

1956 yılıydı. O zamanlar sekiz senedir süren Afyon mahkemesi sonuçlanmış, Risale-i Nurlar beraat etmişti. Bunda Menderes’in yardımının olduğunu haber aldık. Ramazan yaz mevsimine gelmişti. Müftü Sadık Efendi’nin emriyle Gümrük Camii’nde vaaz veriyordum.

Kadir Gecesinde camide vaaz ettikten sonra, kardeşlerle birlikte çay içmeye gittik. Risale-i Nur’un beraatine vesile olan bir başbakanın bu gayretine bigâne kalamazdım. Birçok insanın ve aydının dünyevi menfaatleri için korkup kaçtıkları ve alakadar olmadıkları bu külliyata, bu seviyede bir insanın her şeyi göze alarak taraftar olması küçümsenemeyecek bir hareketti. Menderes’i bu kahramanca tavrından dolayı tebrik etmeliydik. Çay faslından sonra, “Ben Menderes’e bir teşekkür telgrafı çeksem nasıl olur?” diye sordum. Onlar münasip gördüler. Menderes’e, Meclis Başkanı Refik Koraltan ve Dahiliye Vekili Namık Gedik’e şu telgrafı çektim:

Başvekil Adnan Menderes
Başvekil Adnan Menderes

Sayın Başvekil Adnan Menderes’e,

"Milletçe gerçekten terakki ve tealinin diyanetle kaim ve meşrut olduğuna inanan iktidarınızın açtığı feyizli ve nurlu yolda, bütün varlığımızla, yanınızda olduğumuzu beyan etmekten büyük inşirah duymaktayız."

"Değerli hükümetinizin müsbet icraatı meyanında bilhassa, şu mübarek Ramazanda, sizler mazhar olduğunuz İlâhî neş’e tecellileriyle son derece mütehassis iken, münkir ve muhalif çevrelerde ise, dehşet ve hayret verici bir sıkıntı müşahede etmekteyiz."

"Uzun senelerden beri küfre kundaklık etmiş bu mezkur çevrelerin bağlı bulundukları menfi kutupları ve nasipsizleri teşhis, tefrik ve tecrit bakımından iktidarınızın isabetli kararlar vermesi bizleri cidden çok mesrur etmiştir."

"Münkir ve muhalif cereyanlara karşı kuvvetli bir panzehir olan, geniş ve derin te’sirleriyle milletimizi irşad eden muhterem ve faziletli Bediüzzaman Said Nursi’nin eserlerinin devr-i feyzinizde tab’ ve neşir imkanına kavuşması, bütün beşeriyet için müstesna bir mazhariyet olmuştur."

"Bilvesile derin bağlılık ve şükran hislerimizle bayram-ı şerifinizi kutlar hürmetler sunarız.”

"İmzaları mahfuz on bin Erzurumlu namına Mehmet KIRKINCI"

Aradan birkaç gün geçti, Eşref Edip’in Sebilürreşat gazetesinde bu telgraf yayınlandı. Çok sevindik.

Telgrafı çektikten bir ay sonra, Menderes yurt dışına bir ziyarete gittiğinde, Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Salih Korur, Erzurum Valisine

“Bu telgrafı çekeni sorguya alınız.”

diye telefonla bildirmiş.

Bir cuma günü Murat Paşa medresesinde oturuyorduk. Birden polis memuru geldi, “Müdür Bey sizi istiyor.” dedi. Kalktık gittik. Müdür, “Biraz sonra Vali Bey de gelecek. Sizinle hususi görüşmemiz lâzım.” dedi. Vali Bey biraz sonra geldi ve:

“Hocam, sen Menderes’e telgraf çektin mi?” dedi.

”Evet, çektim.” dedim.

“Müsteşarın emri var. Senin bu telgrafınla ilgili ifadeni alacağız.” dedi.

“Neden?” dedim.

“Siz bu telgrafı Said-i Nursi hakkında çekmişsiniz. Siz Said-i Nursi’nin şeriatçı olduğunu, 'Şeriate başımı feda ederim.' dediğini bilmiyor musunuz? Siz bir ilim adamısınız. Şeriatın bu devlet ve milleti geri bıraktığını bilmeniz lâzım.” dedi.

Ben de, “Burada bir yanlışlık var.” dedim, “Şeriat denilince ne anlayacağız? Şeriat nedir? Bence “Şeriata karşıyım.” diyenler de “Şeriatı getireceğim.” diyenler de şeriatın ne olduğunu tam kavramış değiller. Allah’ın emir ve yasaklarının tümüne birden şeriat denir Ben bugün cumayı kıldım, şeriatın bir emrini yerine getirdim. Biraz sonra ikindiyi kılacağım, böylece şeriatın bir emrini daha yerine getirmiş olacağım.”

Ve şöyle devam ettim:

“Muhakkak ki her Müslüman gibi hanımınızla nikâhınız vardır, hırsızlık etmez, yalan söylemez, adam öldürmezsiniz. Siz böylece şeriatın bu hususlardaki emirlerini yerine getirmiş oluyorsunuz. Demek ki siz şeriata riayet ediyorsunuz.” dedim. Bediüzzaman Hazretleri:

Şeriatta yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, ahiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir. Onu da ulu-l emirlerimiz düşünsünler.”1 demektedir.

Bu tarife göre şeriat; sadece kısas yapmak, hırsızın elini kesmek, zina yapanı recmetmekten ibaret değildir. İman rükünlerine kalben tasdik, lisanen ikrar etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, güzel ahlâkın bütün şubelerini yaşamak hep şeriattır. Elbette bunlara binler baş feda edilir.

Sonra, “Bizim ecdadımızın şeriatın ahkâmıyla hükmettiklerini siz de biliyorsunuz.” dedim.

“Evet!..” dediler.

“Peki o zaman geri mi kaldık? Osmanlı Devleti geri miydi? Selçuklu Devleti geri miydi? Şeriat, yüzde yüz olarak, Peygamber Efendimiz zamanında yaşanmış ve o asır böylece bir Saâdet Asrı olmamış mıydı? Öyle ki, kızlarını diri diri gömerken müteessir olmayan insanlar, karıncaya ayak basamaz hâle gelmemiş midir?”

Sonra konuşmamı şöyle sürdürdüm:

“Şeriatın yanlış anlaşılması yeni bir hadise değildir. Sultan Abdülhamit zamanında Molla Ali isminde birinin önderliğinde dinde mutaassıp ve muhakeme-i akliyeden yoksun bir grup cahil toplanmışlar ve Yıldız Sarayına kadar gitmişler. Şeriat istediklerini padişaha bildirmek istemişler. Sultan Abdülhamit sarayın balkonundan kendilerine ne istediklerini sormuş. Molla Ali:

“Sultanım! Biz şeriat istiyoruz.” demiş. Sultan Abdülhamit de:

“Peki getirelim. Ama nereden getirelim? Bunun menbaı neresidir?” diye sormuş ve ilaveten şunları söylemiş: “Eğer siz şeriatın emirlerini şahsınızda, ailenizde ve içtimaî hayatta tam tatbik ederseniz, şeriatı getirmiş olursunuz.” demiş.

"Şunu da ayrıca belirtmek isterim ki, günümüzde şeriat denilince bir çoklarının zihninde isyan ve ihtilâl manaları canlanıyor. Bediüzzaman Hazretlerinin bu gibi menfi hareketlerle uzaktan yakından alakası yoktur."

"Üstad Hazretleri hayatı boyunca anarşinin karşısında yer almış. Cihan harbi çıkınca talebeleriyle birlikte harbe gitmiş. O zamanki paşaların takdirini kazanmış. İstanbul’da bir çok âlimden hüsn-ü kabul görmüş. Kuva-i Milliye hareketini desteklemesi hasebiyle Ankara hükümetinin takdirini kazanmış ve fikirlerinden istifade niyetiyle Ankara’ya davet edilmiş. Şeyh Said hadisesinde isyana mani olmaya çalışmış. Bütün Şarktaki aşiret reislerini hadiseye karışmaktan men etmiştir. Eğer Üstad ihtilâlci olsaydı, Cihan Harbinden sonra, Türkiye’nin en zayıf olduğu bir zamanda arzusunu gerçekleştirmeye çalışırdı."

Bu minval üzere bir hayli konuştuk. Ben bunları anlatırken hem vali, hem de müdür çok dikkatli bir şekilde dinlediler. Vali Bey söylediklerimden çok etkilendi ve hiç sesini çıkartmadı.

Daha sonra kahveler geldi. Kahveleri içtikten sonra bizi hürmetle yolcu ettiler.

Yine o günlerde Demokrat Parti Isparta milletvekili Tahsin Tola, Risale-i Nurların basılması hususundaki arzusunu Menderes’e bildirmiş. Menderes de Tahsin Tola ile Risale-i Nurların basılması için Diyanet İşleri Reisine haber göndermiş. Diyanet İşleri Reisi, “Ben, Menderes ile görüşeyim, daha sonra karar vereyim. Bu çok mühim bir mesele. Bu konuda Menderes ile konuşmadan karar veremem.” demiş. Ancak Menderes ile görüşememiş, müsteşarı Ahmet Salih Korur ile görüşebilmiş. Ahmet Salih, Reis Bey’i eserlerin basımından vazgeçirmiş.

Bunun üzerine Tahsin Tola, Üstad’a.

“Üstadım, Risale-i Nurları biz bastıralım.” demiş. Böylece 1956’da Risale-i Nurlar basılmaya başlandı.

1 Tarihçe-i Hayat, s, 66.

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 02/7/2010
Okunma Sayısı : 9833

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
sekiz alti yedi yedi alti bes