Âl-i Beyt Sevgisinin Dinimizdeki Yeri Nedir?

Âl-i Beyt'e Allah için muhabbet etmek, dinimizde vâcibdir. (İmam-ı Şafiî'ye göre farzdır). Cenâb-ı Hak Şûra suresinde şöyle buyurmaktadır:

"Resulüm sizden, peygamberlik vazifesine mukabil ücret istemez. Yalnız Âl-i Beyt'ine meveddet (sevgi ve saygı) istiyor." (Şûra, 42/23)

 Peygamber Efendimiz (SAV) bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurdular:

"Size verdiği nimetlerden dolayı Allah'ı sevin. Beni de Allah için sevin. Âl-i Beyt'imi de benim için sevin."

 Diğer bir hadîslerinde ise:

"Bir kimse, sahâbelerimi, zevcelerimi ve Ehl-i Beyt'imi sever de onların herhangi birine ta'n etmezse (ayıplamazsa), onların sevgisiyle bu dünyadan göçerse, kıyamet günü benimle beraber olur."  buyurmuşlardır.

 Bu hadîs-i şerif, Âl-i Beyt muhabbetinin dinimizdeki ehemmiyetini en veciz ve en açık bir ifâdeyle ümmet-i Muhammed'e ders vermektedir.

 Yine bir hadîs-i şeriflerinde Peygamberimiz (SAV) :

"Sizlere iki şey bırakıyorum. Onlara temessük etseniz necât bulursunuz. Birisi kitabullah, biri Âl-i Beyt'imdir."

buyurmaktadır. Bu hadîs-i şerifte Allah'ın Kitabına ve Âl-i Beyt'e temessük etmenin birlikte zikredilmesiyle, bizlere şu hakikat ders verilmiştir:

 Allah'ın Kitabı'na uyan her Müslüman, Âl-i Beyt'i sevecek; Âl-i Beyt'i seven her Müslüman da Allah'ın Kitabıyla amel edecektir. Binâenaleyh, Âl-i Beyt'i seven bir mü'min, Kur'ân-ı Kerîm'in ihtiva ettiği bütün itikadî esaslara iman ettiği gibi, gerek ahlâka, gerekse ibadete dair bütün hükümlerine de inanacak ve onları hayatına tatbik edecektir.

 Herşey gibi Âl-i Beyt'i sevmenin de bir ölçüsünün olması lâzımdır. Bu ölçü ise, Resûlüllah Efendimizin (SAV) Sünnet-i Seniyye'sini, bütünüyle yaşamaktır. Bu hususu Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifâde etmektedir:

 "Âl-i Beyt'ten vazife-i Risaletçe muradı Sünnet-i Seniyye'sidir. Sünnet-i Seniyye'yi terkeden hakikî Âl-i Beyt'ten olmadığı gibi Âl-i Beyt'e hakikî dost da olamaz."[1]

 Bu hakikate binâen, ancak Sünnet-i Seniyye'ye ittiba eden bir Müslüman, Âl-i Beyt'i hakikî mânâda sevmiş olacaktır. Zira, böyle bir Müslümanın yapmış olduğu bütün ibadetlerden hâsıl olan hayır ve hasenatın bir misli "essebebü ke'-fâil (Sebeb olan işleyen gibidir.)" kaidesince, Âl-i Beyt'e de yazılmaktadır. Böylece, o mü'min ile Âl-i Beyt'in ruhâniyatı arasında bir münasebet meydana gelmekte, bu onlara sevaplar hediye ettiği gibi, onlar da bundan memnun ve mesrur olmaktadırlar. Hem öyle bir kimse, namazlarında "Allahümme salli" leri okumakla Peygamber Efendimize (SAV) ve O'nun Âl-i Beyt'ine her gün defalarca rahmet dilemektedir. Bu hâl, Âl-i Beyt'in şefaatlarına nâil olmak ve onların feyzinden istifade etmek için, en büyük bir vesiledir. İbadet etmeyen bir insan, onların feyzinden, muhabbetinden ve dostluğundan mahrum kalır.

 Şunu da ifâde edelim ki, Âl-i Beyt'e sadece mücerret bir sevgi beslemekle yetinilirse o takdirde Resûlüllah Efendimiz (SAV) insanlara sadece Al-i Beyt'i sevdirmek için gönderilmiş olur. Halbuki, Peygamberimiz (SAV) insanlara Allah'ı tanıttırmak, sevdirmek ve onları ibadet vesilesiyle Allah'ın dergâhına sevketmek için gönderilmiştir.

 Ve yine 'sanki Kur'ân-ı Kerîm insanların kalblerine sadece Âl-i Beyt sevgisini yerleştirmek için nazil olmuş olur. Halbuki Kur'ân-ı Kerîm, altı bin küsur ayetiyle, insanların hem dünyevi hem uhrevî saadetlerini te'min eden hükümlerle, esaslarla doludur. Bu esasları izah için, yüzbinlerce cilt kitaplar yazılmıştır.

 Ve nihayet, bu tarz bir anlayış, insanın yaratılış gayesini sadece bir sevgiye bağlamak olur. Halbuki, Âl-i Beyt de dahil, bütün insanlar, Aziz ve Celîl olan Allah'ı tanımak ve O'na ibadet için yaratılmışlardır.

 Son olarak şu hakikati da ifâde edelim ki, bizim Âl-i Beyt'i sevmemiz onların sadece mücerret şahsiyetleri için değil, Kur'an'a yaptıkları hizmetleri, İslâm Dini'nin neşrinde gösterdikleri büyük fedakârlıkları, ilim ve irfan sahasında yaptıkları hizmetleri içindir. Onların bu hizmetleri ile ümmet-i Muhammed'in itikadları ehl-i dalâletin sapık fikirlerinden, hurafelerden, bâtıl inançlardan mahfuz olarak safiyetini koruyabilmiştir.

 Onların bu hâlis, fedakâr, sadıkane hizmetlerine bir mükâfat olarak, Cenâb-ı Hak, İslâm âlemini asırlar boyu irşad eden Zeyne'l-Âbidin, Ca'fer-i Sâdık, Abdülkadir-i Geylânî Hazretleri gibi nice büyük mürşidleri onların neslinden göndermiştir.

 Bu üç mühim noktanın izahından anlaşılacağı gibi, insan sadece mücerred olarak Âl-i Beyt'i sevmekle, ibadet mükellefiyetinden kurtulamaz.

Hz.Peygamberin neslinden gelmek, Âl-i Beyt'i ibadet mükellefiyetinden kurtarmadığını gösteren rivayetlerden bazıları: Mabîb b. Sinan er-Rûmî (RA) rivayet ediyor ki, Hz. Fâtıma-i Zehra bir gece henüz süt emmekte olan Hz.Hüseyin'in rahatsız olup ağlaması yüzünden bütün gece uykusuz kalmış, nihayet sabah namazı vaktinde Hz. Hüseyin (RA) biraz uyur gibi olunca o da namazı kılmış, başını yastığa koyup dalmıştı. Sabah namazından dönen Peygamber Efendimiz, eskiden olduğu gibi Hz.Fâtıma-i Zehra'nın evine uğramış, Fâtıma sabah namazına kalkmadı diye:

"Yâ Fâtıma, canım benim, ben Muhammed Mustafa'nın kızıyım diyerek, sakın namazını terk etme. Zira beni Hak Peygamber olarak gönderen Cenâb-ı Allah'a yemin ederim ki, beş vakit namazını vaktinde kılmadıkça, (yani beynamaz olarak âhirete gidersen) asla Cennet'e gidemezsin." buyurmuşlardı.

 İsmail Hakkı Bursevi, Ruhü'l-Beyan tefsirinde der ki:

"Ailene -Ehl-i Beyt'ine- namazı emret, kendin de ona sebatla devam et." (Taha, 20/132)

ayet-' kerimesi nazil olduktan sonra Peygamber Efemdimiz aylarca her gün sabah vakti Hz.Fatıma'nın evine uğrar, "es-salatü, vaktü's-salati" yani "namaz, namaz vakti" diye çağırırve Hz Fatıma'yı sabah namazına kaldırırdı (et-Tergib ve't-Terhib, II/3)

 Meşarik'teki bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz, Hz.Fatıma-i Zehraya hitaben şöyle buyurmuşlardır:

"Ey benim kızım Fatıma-i Zehra, canını Cehennem ateşinden kurtarmaya çalış. Zira ben ahirette, -farz ve vacibleri terk ve yasak olan şeyleri işlemeniz sebebiyle azaba sürüklenmenizi Allah dilerse- üzerinize gelecek azab ve cezayı def edip uzaklaştırmaya muktedir değilim. Yine de ben dünyada akrabalığı terkedemem. Onlara ikram ve iyilikte bulunurum. Size nisbetle ben öyle bir kimseye benzerim ki, evlad ve ailesi üzerine gelecek bir düşmanı gördüğü zaman, düşmanın saldırısından aile ve çocuklarını korumak için telaşla 'Kaçınız!..' veya 'Gizleniniz!..' diye nasıl bağırıp çağırırsa, ben size ancak bu kadar yapabilirim. Artık ötesi size aittir." 

 Hz. Peygamber'in hısımlık ve akrabalığına dayanarak, ibadette gevşeklik bile göstermek Al-i Beyt'in kendine caiz olmazken, bazılarının Al-i Beyt'e olan muhabbetlerine güvenerek ibadeti terketmeleri hangi akıl, hangi delille izah edilebilir, düşünülsün.

 Evet , insan evvelâ ve bizzat ibadet ve şükür ile Allah’ı sevecek diğer mahlûkatı ise Allah için sevecektir. Yukarıda belirtildiği gibi, Âl-i Beyt sevgisi de ancak Allah için olduğu takdirde makbuldür. Bu muhabbetin, Allah'ı sevmeye, O'na ibadet etmeye perde değil, vesile olması icab eder. Nitekim, Âl-i Beyt, ibadeti, hayatlarının en büyük gayesi bilmişler ve ömürlerinin her anında, her lâhzasında ubudiyet vazifesini azamî sadakat ve azamî ihlâsla ifa etmişlerdir. Meselâ: Zeyne'l-Âbidin Hazretleri, en acib fitneler ve dağdağa-i siyaset içinde bile, gece ve gündüzde bin rekât namaz kılardı.

 Onların neslinden gelen bütün kutublar, mücedditler, evliyâ ve asfiyâlar da, aynı yolu takib etmişler, büyük bir gayret ve himmetle ümmet-i Muhammed'i (SAV) bu yola teşvik etmişlerdir.

 O halde,  Âl-i Beyti seven her mü'min de ibadet vazifesini yerine getirmekle, onları örnek almalı, onlara benzemeli ve onlar gibi olmaya gayret etmelidir. Âl-i Beyt'i hakiki mânâda sevmek de ancak bu yolla tahakkuk edebilir.

Bediüzzaman Hazretleri, Kur'ân'ın Âl-i Beyt'i sevme emrinin sebeb ve hikmetini bir eserinde şu manidar ifadelerle izah etmektedir:

"ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Sizden istediğim, ancak akrabaya sevgi ve Ehl-i Beytime muhabbettir. âyetinin bir kavle göre mânâsı: "Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselam, vazife-i Risaletin icrasına mukabil ücret istemez, yalnız Al-i Beyt'ine meveddeti istiyor." Eğer denilse: Bu mânâ göre karabet-i nesliyye cihetinden gelen bir fâide gözetilmiş. Halbuki, “Allah katında en şerefliniz, en ziyade takvâ sahibi olanınızdır.” sırrına binâen karabet-i nesliyye değil, belki kurbiyyet-i llâhiyye noktasında vazife-i Risalet cereyan ediyor?"

"Elcevap: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselam, gayb-âşina nazariyle görmüş ki: Âl-i Beyt'i, Alem-i İslâm içinde bir şecere-i nurâniye hükmüne geçecek. Âlem-i İslâm'ın bütün tabakalında kemalât-ı insaniye dersinde rehberlik ve mürşidlik vazifesini görecek zâtlar ekseriyet-i mutlaka ile Âl-i Beyt'ten çıkacak. Teşehhüddeki ümmetin "Âl" hakkındaki duası ki: Allahım! Tıpkı İbrahim’e ve İbrahim’in âline salât ettiğin gibi, Efendimiz Muhammed’e ve Efendimiz Muhammed’in âline de salât et. Muhakkak ki Sen her türlü hamd ve övgüye nihayetsiz derecede lâyıksın ve şan ve şerefin herşeyden nihayetsiz derecede yüksektir. Makbul olacağını keşfetmiş, yani nasıl ki millet-i İbrahimiye'de ekseriyet-i mutlaka ile nurânî rehberler Hazret-i İbrahim'in (A.S.) âlinden, neslinden, olan Enbiyâ olduğu gibi ümmet-i Muhammediye'de de (SAV) vezaif-i azîme-i İslamiyette ve ekser turuk ve mesâlikinde Enbiyâ-i Benî israil gibi, Aktâb-ı Âl-i Beyt-i Muhammediye'yi (SAV) görmüş. Onun için: “De ki: Vazifem karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Sizden istediğim, ancak akrabaya sevgi ve Ehl-i Beytime muhabbettir.” demesiyle emrolunarâk, Âl-i Beyt'e karşı ümmetin meveddetini istemiş. Bu hakikati te'yid eden diğer rivayetlerde ferman etmiş: "Size iki şey bırakıyorum. Onlara temessük etseniz necat bulursunuz. Biri: Kitâbullah, biri: Âl-i Beyt'im."

"Çünkü, Sünnet-i Seniyyenin menbaı ve muhafızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan, Âl-i Beyttir. İşte bu sırra binaendir ki, Kitap ve Sünnete ittibâ ünvanıyla bu hakikat-i hadîsiye bildirilmiştir. Demek Âl-i Beytten, vazife-i risaletçe muradı, Sünnet-i Seniyyesidir. Sünnet-i Seniyyeye ittibâı terk eden, hakikî Âl-i Beytten olmadığı gibi, Âl-i Beyte hakikî dost da olamaz."

"Hem ümmetini Âl-i Beytin etrafında toplamak arzusunun 5 sırrı şudur ki: Zaman geçtikçe Âl-i Beyt çok tekessür edeceğini izn-i İlâhî ile bilmiş ve İslâmiyet zaafa düşeceğini anlamış. O halde, gayet kuvvetli ve kesretli bir cemaat-i mütesânide lâzım ki, âlem-i İslâmın terakkiyât-ı mâneviyesinde medar ve merkez olabilsin. İzn i İlâhî ile düşünmüş ve ümmetini Âl-i Beyti etrafına toplamasını arzu etmiş.
Evet, Âl-i Beytin efradı ise, itikad ve iman hususunda sairlerden çok ileri olmasa da, yine teslim, iltizam ve tarafgirlikte çok ileridedirler. Çünkü İslâmiyete fıtraten, neslen ve cibilliyeten taraftardırlar. Cibillî taraftarlık zayıf ve şansız, hattâ haksız da olsa bırakılmaz. Nerede kaldı ki, gayet kuvvetli, gayet hakikatli, gayet şanlı bütün silsile-i ecdadı bağlandığı ve şeref kazandığı ve canlarını feda ettikleri
bir hakikate taraftarlık, ne kadar esaslı ve fıtrî olduğunu bilbedâhe hisseden bir zat, hiç taraftarlığı bırakır mı? Ehl-i Beyt, işte bu şiddet-i iltizam ve fıtrî İslâmiyet cihetiyle, din-i İslâm lehinde ednâ bir emâreyi kuvvetli bir burhan gibi kabul eder. Çünkü fıtrî taraftardır. Başkası ise, kuvvetli bir burhan ile sonra iltizam eder."[2]


[1]  Lem'alar

[2]  Lem'alar

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 07/7/2010
Okunma Sayısı : 9891

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
yedi dort dokuz sifir yedi uc

mersin escort
ataköy escort
şişli escort
istanbul escort