Ruh Gerçeği

Ruh, insana hayat veren ve onu düşünen, anlayan, idrak eden bir kişi hâline sokan maddi olmayan, ölümsüz varlıktır. Can, nefes, öz, nefis, ilham, vahiy ve Cebrail gibi manalara da gelir.

İnsanda bir hakikat vardır ki, onun mahiyeti cisme ve ona izafe edilen fiillere tamamen zıtdır. O hakikatin, cismin sıfatları ile hiçbir müşterek noktası yoktur. Onun hassaları ile cismin hassaları kıyasa girmeyecek kadar birbirinden farklıdır. Zira bu hassalar cismin tabiatına muhalifdir ve cismin yapısında bulunmaz.

Bilindiği gibi, herhangi bir cisim, ilk şekli bozulmadan yeni bir şekle giremez. Meselâ, bir cisim, aynı anda hem üçgen hem de dörtgen olamaz. Birinci şeklini tamamen kaybetmeden ikinci şeklini kabullenemez. Gümüş bir plâka zemin üzerine bir nakış işlense, bu silinmeden, aynı zemin üzerine başka bir desen ve nakış işlenemez. Veya sûre okunmuş bir bant silinmeden, üzerine ikinci bir sûre kaydedilemez. Oysa insanda öyle bir mahiyet vardır ki, sayısız eşyanın plân ve programlarını, suret ve şekillerini, desen ve nakışlarını en küçük ayrıntılarına kadar kendi hüviyetinde yerleştirebiliyor. O mahiyette, herhangi bir sıkışma ve yer darlığı olmuyor. Birbirilerine zıt, değişik şekiller, o mahiyette unutulmadan, silinmeden, değiştirilmeden muhafaza olunuyor.

O, birbirlerinden gerek saha ve özellik, gerekse mahiyet ve yapı itibariyle farklı pek çok ilimleri kabul ve zaptediyor. Sebeb-sonuç münasebetlerini düşünüyor, kavrıyor, terkip ve tahlil ediyor. Düşüncelerini sistemleştiriyor. Kuvvedeki arzularını fiile fikirlerini amel ve aksiyona dönüştürüyor. Bütün bunlar, cismin özelliklerinden olamaz. Bu vasıflar kan ve ilikten, et ve kemikten beklenemez. Bunlar, insandaki o mahiyetin vasıflarıdır. O mahiyet, bedenle birlikte yıpranmıyor, bilâkis terakki ve teali ediyor. Nitekim insanın çocukluk ve gençlik çağlarında cismi taze olduğu halde, fikri tam gelişmemekte, ihtiyarlığında ise, bedenin çökmesine mukabil, tecrübe ve ilimle fikri dinçleşmekte ve zindeleşmektedir.

İnsanlarda ilim ve irfana karşı bir iştiyak ve hırs vardır. Daha fazla okumak, daha fazla araştırmak isterler. İşte bunlar, o mahiyetin hassalarıdır.

Bir insan kendi iç âlemini dinlediği zaman, birtakım manevî sadâlar işitir. Bu manevî sadâların bedenden gelmediğini yakînen bilir. Onların bedenden ayrı ve müstakil, yâni, mahiyet itibariyle cesetten tamamen ayrı bir âlemden geldiklerini anlar. İşte bu manevî sadâlar, ruh âleminden haber verirler.

Hem insan; mazi, (geçmiş) hâl ve istikbal ile alâkadardır. Onun meşguliyet alanı, yalnız bulunduğu an ve mekân değildir. Dost ve akrabaları, ecdad ve vatanı, millet ve bayrağı, din ve mukaddesatı ile alâkası vardır. Bu vasıflar da insandaki o mahiyetten haber verirler.

İnsan, zaman zaman coşar, gadaba gelir, korkutur, nefret eder, tiksinir, endişe duyar, ihanet eder, sever, sevilir... İlimle zinetlenir, tefekkürle derinleşir, dua ve tevekkülle kurbiyet kesbeder, tevbe istiğfar ile tasaffi eder ve sabırla müşkillerini aşar. Hadsiz iştiyaklar taşır. Binbir perde arkasındaki esrarı sezer, ezele el atar, ebedi kucaklamak ister. Faraza, dünyada ebedi kalsa da, bütün bu vasıflarında bir değişme olmayacaktır. Zira o hâdiseleri ebedî kuşatabilecek bir vüs’at ve mahiyet taşımaktadır. Bunlar, yine o mahiyetin vasıflarıdır.

İnsandaki azaların belirli görevleri vardır. Meselâ, gözün vazifesi görmek, kulağınki işitmektir. Fakat bu azaların hiçbirisi yalnız başına, alınan bilgileri değerlendirip bir hüküm çıkaramaz. Yâni göz gördüğü, kulak işittiği şeylerin isabetli veya hatalı olduğu hakkında bir hüküm veremez. Diğer azalar da böyledir. Demek ki, bu malzemeleri değerlendiren, kurcalayan, hüküm veren, tesbit ve muhakeme eden bir mahiyet vardır ve bunlar o mahiyetin özellikleridir.

Marifet ve müşâhade için, hayalen seyahate çıkan bir insan düşününüz. Bu seyyah, dünyadaki bütün marifetleri bir gonca gül gibi desteleyip fikir âlemine yerleştirdikten sonra, bir uzay gemisine binip uzaya yükselse, terakki ede ede binlerce yıldızları gezse, semâ tabakalarını, yıldız kümelerini, galaksi sistemlerini temaşa etse, sayısız âlemleri dolaşsa, o kimse, vâkıf olduğu bütün hakikatları ve müşâhade ettiği bütün sistemleri ilminde ve fikrinde aynen muhafaza edebilecek ve aynen geri getirebilecektir. O zât, dünyadaki eşyanın mahiyetine vâkıf olduktan sonra, semânın ötelerine geçse, tâ arş-ı a’lâya kadar yükselse, ebediyeti temaşa etse, varlığındaki o mâhiyet ayinesi, “Artık almaya ve kaydetmeye takatim kalmadı.” demeyecektir. Bilâkis, o kabiliyet, her temaşada artacak, her hayrette ziyâdeleşecektir. Cisminde ise, bir değişiklik olmayacaktır. İşte insandaki bu mahiyet, hâdiseleri ebediyyen kuşatabilecek bir vüs’at (genişlik) taşımaktadır. Bu mâhiyetin cesetle, cisimle ne alâkası olabilir? Ebediyete uzanabilen bu hususiyetler, cismâniyetimize hükmeden o mâhiyetten haber vermektedirler.

“Nefsime baktım, gördüm ki: Hayvanat içinde beni dahi menşeim olan bir katre sudan yaratan yaratmış, mû’cizâne yapmış, kulağımı açıp gözümü takmış, kafama öyle bir dimağ, sineme öyle bir kalb, ağzıma öyle bir dil koymuş ki, o dimağ ve kalb ve dilde rahmetin umûm hazinelerinde iddihâr edilen bütün Rahmani hediyyeleri, atiyyeleri tartacak, bilecek yüzer mizancıkları, ölçücükleri ve Esmâ-i Hüsnâ’nın nihayetsiz cilvelerinin definelerini açacak, anlayacak binler âletler yaratmış, yapmış, yazmış; kokuların, tadların, renklerin adedince tarifeleri o âletlere yardımcı vermiş..”1

Dikkat edilse görülür ki, yukarıdaki beliğâne ifadelerde, herşeyden önce, bir “Ben” den bahsedilmektedir. Bu “ben”, menşei olan bir katre suyun kendisi değildir. Bu “ben”, göz, kulak, dil de değildir. Bu “ben”, ruhtur. Beden ise, ruhun hanesi hükmündedir... Sultansız saray düşünülemeyeceği gibi, ruhsuz insan bedeni de düşünülemez. Hak dostu Yûnus: “Bir ben vardır bende benden içeru” derken, bu hakikata parmak basmaktadır. İşte, “Ete, kemiğe bürünüp Yûnus diye görünen” de ruhtan başkası değildir.

Bu noktaya kadar açıklamaya çalıştığımız insan ruhunun iki cephesi vardır. Bir cephesiyle müteessirdir, yâni, te’sir altındadır. Hakîm ve Kadîr olan Allah-u Azimüşşân, insan ruhunun terakki ve teali etmesi için peygamberlerini vazifelendirmiş, ruhların ta’limine onları mürebbi, (terbiye eden) muallim ve mürşid kılmıştır. Ruhların saadet ve kemâl içerisinde terakki ve tasaffi etmeleri için Cenâb-ı Hak, vahy-i İlâhisiyle hakikati, ezel ve ebed sırlarını açık bir şekilde beyan buyurmuştur. Vahyin hakikatlarını, Peygamberimizin (s.a.v) beyanlarını kabul eden ve bu hakikatların te’siri altına giren ruhlar, mânâ ikliminde öylesine bir kıymet ve keyfiyet kazanırlar ki, bu hâl ve sıfatları kâlem izah etmekten âcizdir.

Ruh, ikinci cephesi itibariyle müessirdir. Çok yönlü bir te’sir sahibidir. Bedeninde müessirdir; bütün azalarını evirir çevirir, arzu ettiği hedefe sevkeder. Maddî ve haricî âlemde müessirdir. Tamir eder, inşâ eder, yapar, çizer, tertip eder. Ayrıca kâinattaki konulardan istifade ederek, ilim ve tekniğin gücü ile birçok sahalara el atar, medeniyeti terakki ettirir. Ruh, dünya nizâmında, asayiş ve sükûnette, içtimaî ve siyasî hayatta da müessirdir. Yön verir, idare eder, etkiler, coşturur, dâva eder, cemiyeti kendi arzu ve idealine göre şekillendirmeye çalışır.

Hülâsa: İnsan ruhu, hem şu görünen âlemle, hem de görünmeyen yani gayb âlemiyle devamlı münasebet halindedir. Gayb âleminden feyz alır; şehâdet âlemine ise, ilim ve irfâniyle te’sir eder.

Ruh, bizatihi kâimdir, fakat hadis ve mahlûktur; yani, sonradan yaratılmıştır. Zâtıyla idrâk eden ruh, âzâ ve hisler vasıtasıyla bedende tasarrufta bulunur. Ruh, ebedîdir; fakat ezeli değildir. Ebediyeti Kitab ve Sünnet ile sabittir. İdrâk edicidir; idrâki ile ilgili merkezlerin en önemlisi, dimağ, yâni beyindir.

Ruh, görünen âlemdeki varlıkları hissedip anlamak için, her zaman vücuttaki organları kullanmaya muhtaç değildir. Zira rüyada, göz, kulak gibi organları kullanmadığı hâlde görüp işittiği vâkidir.

Diğer taraftan, ruh ile ceset arasında mâhiyet farkı vardır. Birinin yükünü diğeri taşıyamaz. Atom ve zerrelerin mâhiyetinde hayat, ilim ve irâde gibi sıfatların bulunmadığı bilinen bir gerçektir. Bütün canlı ve cansız varlıklar, ilim ve irâde gibi hassaları bulunmayan cansız, şuursuz atomlardan yapılmışlardır. Bu atomlar ne kendilerini, ne de başka bir varlığın vücudunu yapabilirler. Cenab-ı Hakk’ın emirber neferleri olan bu atomlar, bir kitabı meydana getiren mürekkebin zerreleri gibi Kâinat Kitabı’nın telifinde istihdam edilmekte veya bir binanın taşları gibi bu kâinat sarayına gönderilen hayattâr misafirlerin vücutlarının inşâsında kullanılmaktadırlar. Bilindiği gibi mürekkep başka, mânâ başkadır. Saray başka, misafir başkadır. Tefekkür, şefkat, merhamet, sevgi, korku gibi hususiyetler sarayın taşlarında aranmaz. Bunun gibi, insan ruhunun hususiyetleri de ruhun hanesini meydana getiren atom ve zerrelerde yoktur. Bunlar maddenin dışında, manevî hayata ait hususiyetlerdir. O manevî hayat, ruhtan başkası değildir. O hayat ortada iken, ruhu inkâr etmek divanelik olur. Çünkü insanın maddesini meydana getiren zerrelerin hareket etmeleri için bir muharrike, bir müdebbire,ihtiyaçları vardır. İşte o muharrik, yâni, hareket ettirici varlık ruhtur. Ruh olmazsa beden, bütün çark ve makinalarıyla âtıl bir fabrikaya döner.

İnsanlarda lütuf ve kerem, celâdet ve cömertlik gibi sıfatlar derece derecedir. Birinde damla iken, diğerinde denizdir. Eğer bunlar maddenin özellikleri olsaydı bütün insanlarda aynı derecede bulunmaları gerekirdi. Çünkü maddenin sıfatları sabittir. Öyleyse, bu özellikler bir mâhiyetten kaynaklanmaktadırlar. O mâhiyet ise ruhtur. Bu mâhiyet, ilim, marifet ve diğer sıfatların da merkezidir. Ruh maddeden mücerred bir cevher veya bir lâtife-i Rabbaniye olduğundan, onun mâhiyetini idrâk etmek, insanlar için mümkün değildir. İlim ve hikmet ehli, ruhun varlığını kabul edip, mâhiyetini çözemediklerini itirafla beraber, bu inceliği Allah’ın kendi ilmine mahsus kıldığını da kabul etmişlerdir.

Kur’ân-ı Kerim, ruhun, âlem-i emirden gelen bir kanun olduğunu, mâhiyetini ancak Allah’ın bilebileceğini ve bu konuda insanlara pek az şey bırakıldığını ifade ediyor. Ruh hakkında görüş beyan eden mütefekkirlerin hareket noktası da budur. Bu noktada ne kadar ince ve derin araştırma yapılırsa yapılsın, ruhun hakikatına vâkıf olunamayacaktır.

Varlıklarını bildiğimiz hâlde, mâhiyetlerini bilemediğimiz çok şeyler vardır. Meselâ, güneş sistemini birbirine bağlayan cazibe ve dâfia, yâni, itme ve çekme kanunlarını, hararet ve elektrik gibi görülmeyen kuvvetlerin varlıklarını eserleriyle ve neticeleriyle bilir ve görürüz. Fakat mâhiyet ve hakikatlarını kavrayamayız. Ruhun da, mâhiyeti bizce meçhuldür. O, kendini, eserleri ve faaliyetleriyle gösterir.

Evet, insan kendi vücudunda akılları hayrette bırakan çeşitli tezgâhların çalıştığını (beyin, his ve akim işlediklerini) idrâk eder. Elbette tezgâh başka, tezgâhı çalıştıran başkadır. Binâenaleyh, beden tezgâhını çalıştıran, bedenden farklı mâhiyette bir varlıktır. İşte o varlık ruhtur. Aynı şekilde, müdebbir başka, tedbir edilen başkadır. Mürebbi başka, terbiye edilen başkadır. Hareket eden başka, hareketi başlatan başkadır. İşte o müdebbir, o mürebbi ve o muharrik ruhtur.

Bilindiği gibi, bir saray, ne onu meydana getiren taş, tuğla, demir, vs. için; ne de şekli, tezyinatı ve boyası için yapılır. O, ancak, içinde oturacak bir sultan için hazırlanır. İnsan bedeni de hücreler için değil, vücut sarayında oturacak efendi için yapılmıştır. Bir Sultanın işlerinin tanzimi için bir sadrazama, hariciye ve dâhiliye vekillerine lüzum olduğu gibi, beden sarayında oturan ruh sultanının da, sadrazam makamında akla, dış ve içişleri bakanları mevkiinde zahiri ve batınî hislere ihtiyacı vardır. Akıl, ruhun sadrazamı kabul edilirse, kalb de onun arşı, saltanat kürsüsü olur. Kalbde doğan bir mânâ, meselâ, “Bismillah”, fikrin tasdikinden geçtikten sonra, söz, yazı, vs. olarak tezahür eder. Bu tezahür, ruhun faaliyet ve eseridir. Görülmemekle beraber, ruhun varlığı, beden ülkesindeki fiil ve hareketleriyle bilinmektedir. O, bedenin bütün hücrelerinde hazır ve nazırdır. Meselâ, ölen bir insanın organlarında hiçbir canlılık eseri kalmaz. Öyleyse, o bedenden onun cinsinden olmayan, şuurlu ve müstakil bir hakikat ayrılmıştır. Bu hakikat ruhtan başkası değildir. Şu halde, ruhun varlığı şüphe götürmez bir gerçektir.

Bir zamanlar bir Bedevi sahrada yol alıp giderken, devesi aniden hastalanıp ölür. Bedevi taaccüp ederek devesine şöyle der;

“Demek sende, senden başka bir şey var ki, o hem seni, hem beni hem de yükümü götürüyordu. Acaba, seni, beni ve yükümü götüren o kuvvet neydi?”

Bedevi haklıydı. Zira o vücut biraz evvel yürüyor, görüyor ve yük taşıyordu. Demek o vücuttan, bedevinin göremediği bir şey çıkıp gitmişti. İşte o, ruhtan başkası değildir.

Muntazaman idare edilen bir memleket bir sultanı gösterdiği gibi, beden de, onda tasarruf ve hükmeden bir ruhu gösterir. Bir ülkeyi idare eden kumandanın kendisini inkâr etmesi ne kadar garipse, bir vücudu idare eden ruhun da kendi varlığını inkâr etmesi ondan binlerce derece daha gariptir...

Düşünen her insan, vücut organlarının bizzat kendileri için, yâni, gözün göz için, kulağın kulak için... yaratılmadıklarını, aksine, bunların bir başka varlığa hizmet etmek maksadıyla halk edildiklerini kolaylıkla anlayabilir.

İnsanın, bütün varlıklardan farklı olarak, tasavvur, tefekkür ve irâde gibi hasletleri gösteriyor ki, ondaki bu sıfatların başka canlılardan tamamen ayrı bir kaynağı vardır. Bir atomdaki çekirdekleri ayakta tutan cazibe ve dâfia kanunu, onun bir nevi hayatıdır. Bitkilerde maddî yapıyı meydana getiren atomların dışında, onların büyümelerini te’min eden ayrı bir hayat ve onlara mahsus bir kanun vardır. Hayvanlarda da nebatat hayatının dışında, birtakım hislerle mücehhez ve bir nevi irâde sahibi bir ruh vardır. İnsanlarda ise, bütün canlıların üstünde ve ötesinde her çeşit his, şuur, fikir ve idrâkle donatılmış apayrı bir hayat görülmektedir.

Maddeciler bile “Ruh, gerçekte var olmayıp, mücerred bir mefhûmdan ibarettir.” diyerek, ruhu inkâra sapmışlarsa da, “Ancak, bilemediğimiz bir mâhiyeti vardır.” sözleriyle de ikrardan kurtulamamışlardır. Esasen, maddecilerin inkârında da ruhu tasdik çıkar. Zira inkâr eden de, tasdik eden de ruhtur. Ne var ki, inkâr, onun cehline, tasdik ise ilmine delâlet eder. Zira inkâr ve tasdik birer fiildirler, fail isterler. Bu fail “Ben inkâr ediyorum” veya “Ben tasdik ediyorum” cümlelerindeki “Ben” ile ifâde edilen ruhtan başkası değildir.

Hiçbir vicdan sahibi, vücudun esası olan bu hakikattan habersiz olamaz. Zira ruhun hakikati vicdanın ayinesinde görünür. Yâni, insan vicdanen bilir ki, bu bedeni sevk ve idare eden bir başka mâhiyet vardır. Vicdanın doğruladığı şey ise, ilmî bir hükümdür, inkârı mümkün değildir. Böyle bir hakikatin inkârı, telâfisi imkânsız müşkiller ortaya koyacak, yaradılışın sırları çözülemeyecek, insan ve kâinatın gayesi anlaşılamayacaktır.

Evet, ruhun mâhiyeti, insan idrâkine sığmayacak derecede yüksek olduğu gibi, onun varlığı da her türlü şek ve şüpheden beridir. İnsan bedeninde hükümran olan o sultanı inkâr ederek hususiyetlerini sadece câmid ve cansız, kör ve sağır maddelere vermek insaniyeti vahşete doğru sevketmek olur. Bunu, temsilî bir hikâye ile tavzih edelim:

Daha önce hiç gemi görmemiş iki adam, hareket halindeki bir gemiyi seyrediyorlardı. Biri diğerine sordu:

“Şu cismi idare eden kimdir?” Öbürü cevap verdi:

“Arkadaşım, sen yanlış düşünüyorsun ve hatâ ediyorsun. Bu deniz vasıtasının mutlaka bir müdebbiri olmalı. Onu, göremediğimiz için inkâr edemeyiz. Görmemekle bir şeyin yokluğuna hükmedilemez. Bak, biz az evvel şu vasıtayı da görmemiştik, ama o yine vardı; inkâr etseydik yanılmış olacaktık. Hem sen de kabul etmelisin ki, bu cisim ilim, irâde ve hikmet ile idare olunuyor. Ona hareket emrini veren, rotasını tâyin eden, istediği yerde durduran, çarptırmadan yüzdüren, hâsılı, ona kumanda eden biri mutlaka vardır.”

Öteki, ortaya başka bir fikir attı:

“Böyle bir kumandan olmaksızın, bu vasıtanın parçaları onu idare edemez mi?”

“Mümkün değil. Çünkü o parçalar, akıldan, fikirden ve ilimden mahrumdurlar. Onlar, şu yüzen cismi idare etmek şöyle dursun, kendilerini tanımaktan, vazifelerini bilmekten bile âcizdirler.”

Arkadaşı hâlâ inat ediyordu. Bu defa da şöyle dedi:

“Belki de bu işleri, o cismin akaryakıtı yapıyordur. "

Diğeri buna cevaben:

“Bu da mümkün değil. Çünkü bahsini ettiğin akaryakıt da o cismin parçaları gibi akılsız, şuursuz ve câhildir. Âlimane, şuurkârane işleri nasıl yapsın.”

“O hâlde bu cisim kendi kendini idare ediyor.”

“Yanılıyorsun. Bu cisim, az önce bahsini ettiğimiz parçalardan müteşekkildir. Binâenaleyh bu da onlar gibi akılsız, şuursuz, kör, sağır ve câhildir. Ne kendini ne de denizi bilir. Bu yüzen cismin kendini idare etmesi ve rotasını tâyini, kâlemin kendi kendine yazması kadar akıldan uzak bir hurafedir.”

Bu izah karşısında öteki adam söyleyecek söz bulamadı ve sustu.

Temsildeki gemi, insanın bedeni, kaptan ise, ruhudur. Parçalardan maksat, vücuttaki organlardır. Akaryakıt ise, insan bedenindeki enerji, kan ve sair sıvılardır. İki adamdan biri ruha inanmayan bir materyalist, diğeri, ruhun varlığını kabul eden bir mü’mindir.

Dipnotlar:

1. Şualar.

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 08/7/2010
Okunma Sayısı : 11226

Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
yedi uc sifir dokuz uc dokuz

mersin escort
ataköy escort
şişli escort
istanbul escort