Ön Söz

Bedeni ve onu meydana getiren her azası ahsen-i takvimde yaratılan insan, birçok meziyetlerle ve muhtelif kuvveler ile donatılmış ve mühim sırlara malik kılınmıştır. İnsan kendisine bahşedilen akıl gibi istidatlar ile yaratılış hikmetini ve şerefini anlayıp, bu muhteşem kâinatı ve onda tecelli eden eden esma-i ilahiyeyi düşünüp tefekkür etmesi gerekirken, o, dünyanın fani zevklerini peşinden koşar ve hayatını bad-ı heva zayi eder. Her şeyin bir mahiyeti vardır ki, mahlukatı birbirinden ayırır.

İnsan, kâinatın ve bütün mahlukatın yaratılış sebebi, kainatın hulasası ve esma-i ilahiyenin en geniş aynasıdır. Bu manalardan habersiz olan insanlar, ilim ve fennin derinliklerine vakıf oldukları ve hatta onun zirvesine çıktıkları halde, ne kendilerini ne de kainatta tecelli eden esma-iilahiyeyi, onların ne mana ifade ettiklerini okuyamadan ve yaratılış gayesine uygun hareket etmeyip kendisine verilen emenetleri nefis hesabına kullanarak Üstadın ifadesiyle “kendilerini kaba demirciler” çarşısında satıp, o en kıymetli eseri zayi ederek, hayvaniyetten daha aşağı dereceye düşürüp kendi iradesiyle esfelin tarafına gitmektedirler.

İnsan, kendisini kemâlata kavuşturan ve hayra sevkeden değerlerin ulviyetini ve faydasını takdir etmekte ve yerine getirmekte lakayt davranır. Öyle ise insan, her zaman bir rehbere muhtaçtır. İnsan nefsine ağır gelen şeyleri yerine getirmek ve birçok tehlikelerden kendisini muhafaza etmesi için, nefsi ile mücadele etmelidir. Aksi halde nefis ve hevasına tabi olanlar, ebedi saadetlerden mahrum kalacakları gibi, o elim azaba da müstehak olacaklardır

Kâinattan maksat insan olduğundan, Kadir-i Mutlak şu kâinat ve içindekileri insan için, insanı da kendisini tanıyıp ibadet etmesi için yaratmıştır. Bu vazifeyi yerine getirmeyenler, zahiren insan suretinde olsalar bile, hakiki insan sayılmazlar. Zira hakiki terakki, insana verilen bütün duyguları Cenab-ı Hakkın istediği şekilde kullanıp, iman, marifet, tefekkür, ubudiyet ve fazilet gibi ulvi meziyetlerle bezenip, kendisine verilen emanetleri Cenab-ı Hakkın rızası dairesinde ve yaratılış gayesine uygun kullanarak “kendini antikacılar çarşısında” satıp alâ-yi illiyyîne çıkıp cennete layık bir kıymet almasıdır.

İşte bu kitabı kaleme almamızın asıl maksadı insanın derecesini, ehemmiyeti, şeref ve haysiyetini ve hakiki vazifesinin ne olduğunu anlayıp, iki dünya saadetine vesile olacak hakikatkarı ortaya koymaktır. Ta ki, ahsen-i takvimde yaratılan bu insan, bu şerefini iman ve ubudiyetle muhafaza edep alayı illiyyine çıksın ve cennete layık bir kıymet alsın.

Evet, insanın cennete layık kıymet alması ve onun şerefi kendini bilmekle; kendini bilmenin şerefi ise Halık’ını bilmekle mümkündür. Demek ki, arif insan kendini tefekkür ile yaratanını bilendir. Evet, akıl haddizatında bir nur-u ilâhi ise de fakat kendisini tefekkür etmeyen, düşünmeyen bir akıl manası olmayan bir lafızdan ibaret kalır.

Dünyevi şeref ve rütbeler, esassız debdebeler, ahirete nisbeten berk-i zail (bir an çakan şimşek) gibidir. Ebedi saadete talip olanlar bu fani dünyanın geçici lezzetlerine aldanmaz Zaten mahlukatın en şereflisi olan insanını ulviyeti ve yaratılış gayesi bu değildir. İnsana verilen bu nihayetsiz istidatlar, onun tefekkür ve ubudiyetle terakki edip Allah’ın lütfu ile melekiyet mertebesine çıkması hatta onların fevkinde bir değer kazanması, mertebelerin ve rütbelerin en büyüğü ve en şereflisidir.

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 08/7/2010
Okunma Sayısı : 4059

Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
iki dokuz yedi alti dokuz sekiz

mersin escort
ataköy escort
şişli escort
istanbul escort