2. İnsan ve Tarifi

İnsan, ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini ve bu dünyaya niçin geldiğini bilecek ve kainatın sırlarını keşfedecek bir istidat ve kabiliyette yaratılmıştır. Böyle bir istidat ve kabiliyete mazhar olan bir mahluk, elbette ki mümtaz ve mükerremdir.

Bu şerefe nail olmak için birtakım haslet ve meziyetler lazımdır. Her şeyin bir hakikati olduğu gibi, insanlığın hakikati de iman ve marifetten ibarettir. Bu gibi meziyetler kimde var ise gerçek insan-ı kâmil odur. Bu meziyetlerden mahrum olan insan, böyle bir şerefe nail olamaz.

İnsanın şerefini ve meziyetini sadece endamında, yani beden güzelliğinde aramak hatadır. Onun kıymet ve değerini manevîyatında ve ruhunda aramak lazımdır. Vücut ve onu meydana getiren azaların güzelliği ve değeri, ruhun kemâline hizmet ettikleri nisbette ortaya çıkar. Peygamber Efendimiz (sav)

“Allah sizin suretlerinize değil, kalplerinize ve amellerinize bakar.”

buyurarak bu hakikatı ifade etmektedir.

Evet, insanın akıl sahibi bir canlı olması, onu diğer mahlukattan ayıran mümtaz bir sıfat sayılabilirse de, ilim ve irfandan mahrum olan bir akıl insanlığı bazen hayvaniyetten çok daha aşağı kılabilir. Bu konuda Bediüzzaman Hazretleri şöyle bir ikazda bulunur:

“Aklınızı başınıza toplayınız. Sermaye-i ömür ve istidad-ı hayatınızı hayvan gibi, belki hayvandan çok aşağı bir derecede şu hayat-ı fâniye ve lezzet-i maddîyeye sarfetmeyiniz. Yoksa sermayece en a’lâ hayvandan elli derece yüksek olduğunuz halde, en ednasından elli derece aşağı düşersiniz.”1

İnsan sadece yeme, içme ve zevk etme için değil, ulvî maksatlar ve hikmete için yaratılmıştır. Cenab-ı Hak, bütün kâinat ve içindekileri insan için, insanı da kendisini tanıyıp ibadet etmesi ve istikamet üzere yaşaması için yaratmıştır.

“Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır.”2

Bir şeyin mahiyet ve hakikatini anlamak onun tarifiyle mümkündür. Tarif ise mütefekkirlerin de beyan ettiği gibi pek kolay değildir. Evet, “efradını cami ve ağyarını mani” (Yani, o şeyin özelliklerini taşıyan bütün birimleri içine alan, taşımayanları da dışarıda bırakan) bir tarif yapmak çok zordur.

İnsanı, ilk defa Eflatun “İki ayak üzerinde yürüyen tüysüz bir canlı.” şeklinde tarif etmiştir.

Bu tarifi duyan meşhur filozof Diyojen; bir horozun tüylerini yolup ortaya atmış ve “İşte Eflatun’un tarif ettiği insan budur.” demiş ve Eflatun’un tarifiyle alay etmiştir. Demek ki, Eflatun’un bu tarifi ağyarını mani olamamıştır.

Daha sonra Aristo, insanı “hayvan-ı natık” (konuşan canlı) olarak tarif eder. Bu, efradını cami, ağyarını mani bir tariftir. İşte bu tarifle insan diğer canlılardan ayrılmaktadır. Mantık âlimleri buradaki konuşmayı “akıl ve idrak sahibi” manasında kabul etmişlerdir. Yani “İnsan, akıl ve idrak sahibi bir mahlûktur.” Buradaki natıkıyet, akıl ve idrak anlamında olmakla birlikte, elbette insanın konuşma melekesine de bir işaret ve bir hisse vardır. Çünkü insanın düşünüp işittiklerini başkalarına anlatması lâzımdır. Bu da ancak konuşmayla mümkündür.

Bu tariften anlaşılıyor ki, insan, hem düşünen, hem de konuşan bir canlıdır. Meşhur bir kaide-i külliyedir ki,

Evvela cins lazım cami ola, envaını ve efradını, saniyen fasıl lazım, mani ola ağyarını, cami ola efradını.”

Bu mantık kaidesine göre “hayvan-ı natık” tarifinin birinci kelimesi bütün canlıları içine aldığı için ona cins, ikinci kelimesi de insanı diğer canlılardan ayırdığı için ona da fasıl denir.

Demek ki, yukarıda zikredilen Aristo’nun tarifi efradını cami, ağyarını mani bir tariftir. Bununla bereber, bu tarif de insanın mahiyetindeki ulvîyeti ve yaratılışındaki hikmeti tam olarak ortaya koyamamıştır. Aristo’nun ilim ve irfanı takdire şayan olmakla birlikte bu tarif kimseyi irşad edememiştir.

İslâm âlimleri insanı sadece konuşan bir canlı olarak görmemiş, onun Cenabı Hakkın en mükerrem ve en şerefli mahlûku, en sevgili muhatabı, Esma-i ilahiyenin en cami aynası, kainatın ve bütün mahlukatın yaratılış sebebi ve arzın halifesi olarak görmüşlerdir. Ayrıca insanın varlık ve şerefinin sadece dünyaya münhasır kılmayıp, ahirette de ebediyen devam edeceğini beyan ederek, onun mahiyet ve ulvîyetini, kıymet ve değerini sayfalar dolusu kitaplarla izah etmişlerdir.

Bu asrın müceddid ve mürşidi olan Bediüzzaman Hazretleri de eserlerinde insan için birbirinden güzel ve mükemmel yüzlerce tarif ortaya koymuştur. Bunlardan birini takdim etmekle yetinelim.

İnsan şu kâinat ağacının en son ve en cem'iyetli meyvesi ve hakikat-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetiyle çekirdek-i aslîsi ve kâinat Kur’anının âyet-i kübrası ve ism-i a’zamı taşıyan âyet-ül kürsisi ve kâinat sarayının en mükerrem misafiri ve o saraydaki sair sekenelerde tasarrufa me'zun en faal memuru ve kâinat şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, vâridat ve sarfiyatına ve zer' ve ekilmesine nezarete memur ve yüzer fenler ve binler san'atlarla techiz edilmiş en gürültülü ve mes'uliyetli nâzırı ve kâinat ülkesinin arz memleketinde, Padişah-ı Ezel ve Ebed'in gayet dikkat altında bir müfettişi, bir nevi halife-i arzı ve cüz'î ve küllî harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı ve sema ve arz ve cibalin kaldırmasından çekindikleri emanet-i kübrayı omuzuna alan ve önüne iki acib yol açılan, bir yolda zîhayatın en bedbahtı ve diğerinde en bahtiyarı, çok geniş bir ubudiyetle mükellef bir abd-i küllî ve kâinat sultanının ism-i a'zamına mazhar ve bütün esmasına en câmi' bir âyinesi ve hitabat-ı Sübhaniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhatab-ı hassı ve kâinatın zîhayatları içinde en ziyade ihtiyaçlısı ve hadsiz fakrıyla ve aczi ile beraber hadsiz maksadları ve arzuları ve nihayetsiz düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bir bîçare zîhayatı ve istidadca en zengini ve lezzet-i hayat cihetinde en müteellimi ve lezzetleri dehşetli elemlerle âlûde ve bekaya en ziyade müştak ve muhtaç ve en çok lâyık ve müstehak ve devamı ve saadet-i ebediyeyi hadsiz dualarla isteyen ve yalvaran ve bütün dünya lezzetleri ona verilse, onun bekaya karşı arzusunu tatmin etmeyen ve ona ihsanlar eden zâtı perestiş derecesinde seven ve sevdiren ve sevilen çok hârika bir mu'cize-i kudret-i Samedaniye ve bir acube-i hilkattir.”3

Dipnotlar:

1 Sözler s, 127.
2 Mektubat s, 222.
3 Şualar, s, 218.

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 08/7/2010
Okunma Sayısı : 6652

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
sekiz bir dokuz dort sekiz iki

mersin escort
ataköy escort
şişli escort
istanbul escort