Hürsöz'ün Başyazarı

Erzurum’da “Hürsöz Gazetesi”nin sahibi Ahmet Polat çok yakın dostumuzdu. Yaratılıştan devlet adamı edalı, heybetli, babacan tavırlı, zalimlerin korkulu rüyası, mert ve tok sözlü bir insandı. İktidar partisinin il başkanı olmasına rağmen hiçbir şeye tamah etmeden gayet sade yaşamış, fakir fukaraya, mazlumlara sığınak olmuştu. Ona halk baba gözüyle bakardı. Gazetesi gerek mutlak manada İslâmiyet’e, gerekse Nur Talebeleri ve diğer İslâmi cemaatlere yapılan hücumlara karşı bir siper vazifesi görüyordu. Oğlu Mustafa Polat da babası ile beraber gazetede çalışıyor ve gazetenin başyazılarını yazıyordu. Kendisi ahlâk-ı haseneye mâlik, gayet mütevazi, nezih, ehl-i tahkik bir gençti.

Mustafa Nezihi Polat
Mustafa Nezihi Polat

Mustafa Polat 1962 yılında Balıkesir’de askerliğini yaparken büyük İslâm âlimlerinden Merhum Hasan Basri Çantay’ın yanına sıkça gidip gelmiş. Hasan Basri Çantay’dan çok istifade etmiş.

Askerden döndükten sonra Kümbet Medresesine geldi. Bana bazı soruları olduğunu söyledi ve şöyle devam etti:

“Hocam, Bediüzzaman Hazretlerini ve talebelerini karakollarda, hapishanelerde, sürgünlerde sürekli rahatsız etmeleri insanın zihnini kurcalıyor. Ara sıra sizi de karakollara götürüyorlar. Hapislere girip çıkıyorsunuz. Acaba siz devletin istemediği bir şey mi yapıyorsunuz? Yoksa Bediüzzaman yeni bir tarikat mı, yeni bir mezhep mi, yeni bir cemiyet mi kurmuş?”

Ben de cevaben:

“Bediüzzaman Hazretleri, büyük bir ilim adamı, mümtaz bir mürşittir. Gayesi insanların imanlarını kurtarmak ve onları ahlâklı, faziletli ve cemiyete faydalı unsurlar hâline getirmektir. Siyaset ve devlet işlerine karışmakla hiçbir ilgisi yoktur. Hareketi bir iman hizmeti, bir fikir hareketidir.” dedim.

Kendisi o zamanlar milliyetçilik akımının etkisindeydi. Bir gün bana şöyle bir soru sordu:

“Hocam, bizim de Elmalılı Hamdi Efendi, Ömer Nasuhi Bey gibi birçok büyük âlimimiz var. Onlar da tefsire, fıkha, ahlâka ait birçok kıymetli eserler yazmışlar. Onları okusanız kâfi değil mi? Onları okusanız da böyle müşkülatlarla karşı karşıya kalmasanız, hapislere girmeseniz daha iyi olmaz mı? Ben şimdi Hasan Basri Efendi’nin yazdığı Kur’an Mealini okuyorum. O kadar güzel, o kadar faydalı ki! Sizin okuduğunuz kitapların bu kitaplara ne üstünlüğü var ki, daima onları okuyorsunuz?”

“Haşa!” dedim, “Ne haddimiz var ki, onlara bir söz söyleyelim. Onların büyük âlimler olduğunu biliyoruz. Onlara ve bütün İslâm âlimlerine hürmetle mükellefiz. Benim kütüphanemde hepsinin kitapları var, onlardan istifade ediyorum."

Fakat, siz gazetecisiniz daha iyi bilirsiniz, gazetenizi neşreder ve takdiri okuyuculara bırakırsınız. Bu âlimler de eserlerini yazmışlar, tercih okuyucuya aittir.”

Artık sürekli yanımıza gidip geliyordu. Bir gün sohbetimizde kendisine:

“Senin Bediüzzaman’ın hayatı ve mesleği hakkında bir bilgin var mı? Hiç kitaplarını okudun mu?” diye sordum.

“Hayır!..” dedi.

“O halde ben kısaca bir anlatayım, sen daha sonra araştırırsın.” dedim ve devam ettim;

“Bediüzzaman Hazretleri genç yaşında İstanbul’a gitmiş. O sırada senin sözünü ettiğin âlimler başta olmak üzere orada bulunan birçok âlim Üstad Hazretlerini baş tacı yapmışlar. Gazeteci Ahmet Ramiz, Üstad’ın İstanbul’a gelişi hakkında,

Şarkın yalçın kayalıklarından bir ateşpare-i zekâ İstanbul afakında tulû etti.

demiş. İstanbul’da kaldığı iki sene zarfında şekerci hanının duvarına

Burada her suale cevap verilir, sual sorulmaz.”

yazılı bir levha astırmış. Ziyaretine gelenlerin bütün suallerine muknî cevaplar vermiş, bu hâl İstanbul ulemasının takdirini kazanmış ve kendisine “Bediüzzaman” lakabını vermişler."

Ayrıca senin bahsettiğin âlimlerin hiç birinin eserleri etrafında bir cemaat teşekkül etmemiş. Bediüzzaman Hazretleri ise bir cemaat tesis etmiş. Demek ki, Bediüzzaman Hazretleri manen vazifeli bir zattır.

Sonra kendisine, “Sen, her yüz yılda bir müceddidin geleceğini biliyor musun?” diye sordum.

“Evet biliyorum.” dedi. ”İşte biz Bediüzzaman Hazretlerinin bu asrın müceddidi olduğuna inanıyoruz.” dedim ve Mektubat’tan şu kısmı okudum:

“Bu dürûs-u Kur'aniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müçtehidler de olsalar; vazifeleri -ulûm-u imaniye cihetinde- yalnız yazılan şu Sözler'in şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünki çok emarelerle anlamışız ki: Bu ulûm-u imaniyedeki fetva vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enaniyet-i ilmiyeden aldığı bir his ile şerh ve izah haricinde bir şey yazsa; soğuk bir muaraza veya nâkıs bir taklidcilik hükmüne geçer. Çünki çok delillerle ve emarelerle tahakkuk etmiş ki: Risale-i Nur eczaları, Kur'anın tereşşuhatıdır; bizler, taksim-ül a'mal kaidesiyle, herbirimiz bir vazife deruhde edip, o âb-ı hayat tereşşuhatını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz!..”

Konuşmama devam ettim:

Kaldı ki, Bediüzzaman Hazretlerinin hapsedildiği dönemde ezan ve Kur’an okumak yasaklanmıştı. Medreseler ve zikirhaneler kapatılmıştı. Gençler Avrupa’nın ahlâksız yönüne özendiriliyordu. Dini mevzular hakkındaki şüphe ve tereddütler ders kitaplarına kadar indirilmişti. Sovyetler Birliği, Türkiye’nin komünist olması için var gücüyle uğraşıyordu. Devlet yetkililerinden yazarlara kadar büyük bir kadro, geniş imkânlarla komünizm namına faaliyet gösteriyorlardı. Ankara’yı “Mabetsiz bir şehir yaptık.” diye övünüyorlardı. İşte böyle bir dönemde Bediüzzaman Hazretleri:

Birtek gayem vardır: O da, mezara yaklaştığım bu zamanda, İslâm memleketi olan bu vatanda bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses, âlem-i İslâmın iman esaslarını zedeliyor. Halkı, bilhassa gençleri imansız yaparak kendisine bağlıyor. Ben bütün mevcudiyetimle bunlarla mücadele ederek gençleri ve müslümanları imana davet ediyorum. Bu imansız kitleye karşı mücadele ediyorum.”

diyerek cihat meydanına atıldı. Böyle bir ortamda böyle bir zatın hapse atılmasından daha normal bir şey olamaz. Başta Peygamberimiz ve Sahabe-i Kiram zindan hayatından daha dehşetli zulümlere maruz kalmışlar, şu fani dünyada hiçbir zaman rahat yüzü görmemişler. Meselâ, Hazret-i Yusuf uzun bir süre zindan hayatı yaşamış. Ebu Hanife, zalim bir hükümdarın emrine girmektense yıllarca zindanda kalmayı tercih etmiş ve orada şehit olmuş. İmam-ı Rabbani gibi bir zat Hint Sultanının gazabına uğrayarak uzun süre hapiste kalmış. Netice şu ki, Allah yoluna gönül verenler her zaman zalimler tarafından zindanlara atılmışlar. Bediüzzaman ve talebeleri de bu zümredendirler. Bediüzzaman Hazretleri Divan-ı Harb-i Örfi’de:

“Böyle hürriyeti lâfızdan ibaret bulunan gaddar bir hükûmetin en rahat mevkii hapishane olsa gerektir.”

diye haykırmıştır. Üstad o zindanları nurlandırmış, dershane haline getirmiştir. Hapishanelere Medrese-i Yusufiye ismini vermiştir.” dedim.

Daha sonra Mustafa Polat’a okuması için Otuz Üçüncü Söz’ü verdim ve:

“Önce bunu oku. Sonra vicdanın bunun hakkında ne hüküm verirse benim kabulümdür.” dedim. Otuz Üçüncü Söz'ü aldı ve gitti.

Aradan bir müddet geçtikten sonra medreseye tekrar geldi. Mütebessim bir ifade ile:

“Hocam buradaki pencerelerin biri bile kâfi, hele On Dokuzuncu Pencere ile Yirmi Altıncı Pencere beni öyle tesir altına aldı ki, her gün onları okuyorum. Hakikaten de Risale-i Nurlar’ın bir saâdet kaynağı olduğunu anladım. Bu benim için ifadesi imkânsız bir mazhariyet, bir saâdet vesilesi oldu. Artık kendimi çok bahtiyar hissediyorum.” dedi.

Daha sonra bu hakikatleri daha geniş kesimlere ulaştırma niyetiyle “Hareket” isminde bir gazete çıkarmak istediğini söyledi. Bu gazetede yayınladığı Risale-i Nur ile ilgili yazılar yüzünden mahkemeye verildi ve toplam altmış yıl hapis cezası aldı. Üç ay kadar hapiste kaldı. Daha sonra 1965’te umumi af ilân edildi ve hapisten çıktı.

Ben ondaki üstün kabiliyete Erzurum’daki basın-yayın organlarının dar geleceğini düşünerek kendisine, “Mustafa, küçük suda büyük balık olmaz. Sen Erzurum’a sığmıyorsun. Senin yerin Bâb-ı Ali’dir. Seni İstanbul’a götüreyim.” dedim. Teklifimi hiç düşünmeksizin kabul etti. Birlikte İstanbul’a gittik. Önce “Yeni İstiklal” gazetesinde, sonra “Sabah” gazetesinde fikir yazıları yazdı. O yıllarda Sabah gazetesini İstanbul’un büyük tüccarlarından Muammer Topbaş çıkarıyordu. Topbaşlar, Erzurum tüccarlarından Hacı Süleyman Arı ile çok samimiydiler.

Mustafa’nın yazıları bütün Bab-ı Ali’nin nazarını celbetti. Zübeyir Ağabey’in arzusuyla haftalık "İttihad" gazetesini çıkardı ve orada Risale-i Nur’a gelen itirazlara cevap veren ve Risale-i Nur’u tanıtan yazılar yazdı.

Daha sonra İttihad gazetesi, "Yeni Asya" adıyla günlük olarak yayınlanmaya başladı. Mustafa Polat, bu gazetenin sahibi ve başyazarı olarak 6 ay kadar hizmet verdi. 1970 yılında elim bir trafik kazası ile şehid olarak Hakk’ın rahmetine kavuştu.

Bir gün Mustafa Polat bana:

“Hocam, Osmanlı İmparatorluğunun diğer imparatorluklardan daha uzun süre ayakta kalmasının sırrı nedir? Yıllardan beri bu soru kafamı meşgul etmektedir.” dedi.

Ben de:

“Osmanlılar, bir taraftan her şehir ve kasabada hatta köylerin büyük kısmında medreseler açmış, halkın ilim yoluyla irşadına çalışmışlar, diğer taraftan tekkeler yoluyla insanların kalplerine Allah sevgisini ve korkusunu yerşleştirmişler. Böylece bu insanların hem ahiretlerinin kurtulmasına vesile olmuşlar hem de dünyada huzur ve asayişi kemaliyletemin etmişlerdir.” dedim.

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 03/7/2010
Okunma Sayısı : 11059

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
alti dokuz sekiz sekiz dort sekiz