Devlet İdaresinde İki Mühim Esas: İstikamet ve Adalet

İstikamet; hak ve hukuka uygun hareket etmektir.

İstikamet, toplum hayatının en önemli esaslarından biridir. İstikamet, maddi ve manevi ilerlemenin ve huzurun kaynağı, yüksek ahlakın özüdür. Hak ve hakikate kavuşmak için istikametten başka yol yoktur.

Nizam ve ahengi muhafaza için istikamet şarttır. Bu bakımdan İslâm Dini istikamete pek ziyade ehemmiyet vermiştir. Dünya ve ahiret hayatının saadet ve selameti istikamete bağlıdır.

Cenab-ı Hak istikametin ehemmiyetini anlatmak için Peygamber Efen­dimize (a.s.m) hitaben şöyle buyurmaktadır:

“Emr olunduğun gibi istika­met üzere bulun.”1

Taraf-ı İlahiyeden Peygamber Efendimize emrolunan bu hakikat, İslâmiyet’le şereflenen ümmetine de bir ilahî emirdir.

Bir millet, toplum hayatının esası olan doğruluğu içinde ihya edip onun­la hile ve hıyanet gibi yolsuzluklardan kaçınır ve istikamet üzere yaşarsa, dünyada ve ahirette saadet ve selamete kavuşur. Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurur:

“Sıdk, İslâmiyetin üss-ül esasıdır ve ulvî seciyelerinin ra­bıtasıdır ve hissiyat-ı ulviyesinin mizacıdır. Öyle ise, hayat-ı içtimaiyemizin esası olan sıdkı, doğruluğu içimizde ihya edip onunla manevî hastalıklarımızı tedavi etmeliyiz." 

"Evet, sıdk ve doğruluk, İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesinde ukde-i hayatiyesidir. İman sıdktır, doğruluktur.”
2

Tarihe baktığımızda görürüz ki, ecdadımız, istikamet ve doğruluk gibi ulvi seciyeleri toplum hayatında ihya ettikleri için hem madden, hem de manen terakki etmişler, asırlar boyunca şan ve şerefle yaşamışlardır.

Terakkinin zembereği doğruluktur, hak ve hukuka riayet etmektir. Ce­miyet hayatında istikamet ve doğruluğun ölmesi, maddi ve manevi hak ve hukuka riayet edilmemesi geri kalmanın hatta yıkılmanın en müessir sebebidir.

Doğru, istikametli, hak ve hukuku bilen ve Allah’tan korkan bir insan, hiçbir kimseyi aldatmaz, haklarına tecavüz edemez. İşte bu meziyetlere sa­hip bir insan fiil ve hallerinde daima itidal üzeredir. Eğer bu gibi hisler ve meziyetler onun ruh ve kalbinden silinirse, artık o, yırtıcı bir canavar kesilir.

İstikamet ulvi bir haslettir ki, eğer cisimleşse bir melek olur, hıyanet de öyle kötü bir şeydir ki o da cisimleşse mel’un bir şeytan suretini alır.

Adalet; her şeyi layık olduğu yerine koymak demektir. Zulmün zıddıdır. Sırat-ı müstakimdir, yani her iki uçtaki aşırılıkların ortasıdır.

Adalet; insaf ve hakkaniyet manalarını ihtiva eder. Bu bakımdan adalet, âlemin nizamı ve ahengidir. Bütün insanların hukuk karşısında eşit olma­ları adalet ile temin edilebilir. Bir milletin kuvvet ve devamı adaletin ta’mim ve tahakkukuna bağlıdır. Bir ayette mealen şöyle buyrulur:

“Allah, ema­netleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman, ada­letle hükmetmenizi emrediyor.”3

Buna göre, başta devlet idarecileri olmak üzere, her insanın adaletle hükmetmesi vaciptir. Fertlerin, adil idarecilere itaati vacip olduğu gibi, idarecilerin de fertler arasında adaletle hükmetmesi vaciptir.

Adaletten ayrılan devlet reisi, idare ettiği milletin huzur ve saadetini te­min edemez, bilakis onlara zulmetmiş olur. Malumdur ki, insanlara zulme­denin davacısı Allah’tır. Evet, zulüm kadar Allah’ın kahr ve gadabını tacil edecek hiçbir şey olamaz. O’nun intikamına dayanacak kuvvet ve kudret ise hiçbir kimsede yoktur. Allah Teâlâ ile azamet yarışına kalkışan Firavun ve Nemrutların akıbetleri ortadadır. Allah Teâlâ her zâlimi zelil; her müte­kebbiri hakir eder.

Cenab-ı Hak bir ayette mealen şöyle buyurmaktadır:

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutun, kendiniz veya ana babanız veya en yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahitlik eden kimseler olun. Haklarında şahitlik yaptığı­nız kimseler, gerek zengin ve gerek fakir olsunlar, Allah onlara sizden daha yakındır. Onun için haktan ayrılıp da nefsinizin arzusuna uymayın. Eğer adaleti yerine getirmekte veya şahit­likte dillerinizi bükerseniz veya büsbütün yüz çevirirseniz, hiç şüphesiz Allah, ne yaparsanız hakkı ile haberdardır.”4

Evet, fesada uğramış fert ve cemiyetleri, azgın nefisleri yola getirip ter­biye etmek ancak adaletle olur.

İnsanlar kudret, servet, makam ve mevki itibarıyla birbirinden farklıdır. Bunları birbirine tecavüzden men edecek bir kuvvet, bir engel varsa o da adalettir. Allah’ın bir kanun-u ezelisi olan adalet, bir millette hükmetmez­se o zaman fertler arasında fitne, fesat ve terör tezahür eder. Kavi zayıfa, zengin fakire, zalim mazluma tahakküm eder. Biçare insanlar merhamet ve insaftan, fazilet ve kemalattan mahrum olan zalimlerin tecavüzüne ma­ruz kalır. Mallarını, canlarını ve namusları muhafaza edemez, perişan ve huzursuz olurlar. Böylece iş çığırından çıkar, yoksullukların, hırsızlıkların önü alınmaz olur. İşte bu insanları huzura kavuşturmak, mal ve canlarını teminat altına almak, ancak adalet ile mümkün olur.

Bediüzzaman Hazretleri de

“Kuvvet kanunda olmalı. Yoksa istibdad tevzi olunmuş olur.”5

buyurarak, adaletin ancak kanun hakimiyetiyle sağ­lanabileceğine dikkat çekmiştir.

Fertlerin idarecilere karşı samimi irtibatı adaletle sağlanabilir ve takviye edilebilir. Adaletle hükmedilmezse zulüm ve cebir ortaya çıkar. O zaman idarecilere muhabbet ve itaat yerine düşmanlık ve husumet edilir. Mem­lekette asayiş ve emniyet kalmaz. İdare edenlerle idare edilenler arasında nefret meydana gelir ve gittikçe ziyadeleşir.

İdareyi elinde tutanlar, adaleti kendilerine rehber ederek cemiyetin ni­zam ve intizamını muhafaza etmelidirler. Adaletin hükümran olmadığı bir memlekette huzur ve bereket olmaz. Çünkü Adalet, insanların huzur ve istirahatına vesiledir. Cenab-ı Hak adaletle yaşayan devlet ve milletlere, hak din üzere olmasalar bile yardım eder, onları payidar eder.

Adaletin tarih boyunca hâkim olduğu dönemler yaşanmıştır. Başta Pey­gamberler ve onların yolunu izleyen pek çok adil melikler yaşadıkları dö­nemlerde ferdî ve içtimaî hayatta huzur ve güveni temin etmişlerdir. Bu ko­nuda akla gelen ilk örnekler Hazret-i Ömer ve Nuşirevan’dır. Devletlerden de adalet denince akla ilk gelen Ömer b. Abdulaziz’in dönemindeki Emevi Devleti ile Selçuklular ve Osmanlılardır.

Bütün dünya tarihinde Hazret-i Ömer’in adaleti dillere destan olmuştur. O, kalbi muhabbet, merhamet ve lütuf ile dolu bir devlet reisiydi.

Nuşirevan’ın adaleti sayesinde İran Devleti geniş bir imparatorluk hâli­ne gelmişti.

Gerek Selçuklular ve gerekse Osmanlılar çok farklı dinlere mensup, ayrı dilleri konuşan milletleri aynı bayrak altında beraber ve huzur içinde yaşat­mışlar, ferdi ve içtimai adaleti sağlamışlardır.

Selçuklu ve Osmanlıları o yüksek seviyeye çıkaran ve itibar sahibi ya-pan şecaat, hürmet, ahde vefa gibi birçok meziyetleri vardır. Ancak bunla­rın başında adalet gelir.

Bu vasıflar sayesindedir ki, Osmanlılar altı asır boyunca dünyaya hakim olmuş ve hükmetmişlerdir. Adalet mekanizmasını tam olarak işletmişler, bayrağı altındaki muhtelif kavimlerin aralarında adalet ve eşitlik esaslarını korumaya gayret göstermişlerdir. Adalet sayesinde kuvvet ve kudret ka­zanmışlar, hoşgörüde insanlık âlemine numune olmuşlardır. Fethettikleri ülkelere sevgi, barış ve huzur götürmüşlerdir. Selçuklu ve Osmanlı Devlet­leri milletlerin din ve dillerine ilişmemişlerdir. Kur’an-ı Kerim'in,

“Ey iman edenler! Adil şahitler olarak Allah için hakkı ayakta tutun....”6

ayetini kendilerine rehber etmişler, savaş zamanlarında bile adaletten ayrılmamış, düşmanlarına karşı merhametle davranmışlardır. Bu merhametli davranış sayesinde insanların kalplerinde muhabbete dayalı hâkimiyetlerini devam ettirmişler ve böylece cihanı kucaklayan şevket ve saltanatları bütün haş­met ve şa’şaasıyla asırlarca devam etmiştir.

Adaletin zıddı zulümdür. Zulüm; “adalete zıt olan bir fiil ve hareket” manasındadır.

“Haktan batıla intikal etmek, hakkı layık olduğu yere ver­memektir.”

“Mazlumun duası ve bedduası ile Allah (cc) arasında hiçbir perde yoktur.”

“Mazlumun ahı zalim için en keskin kılıcın görmediği işi gö­rür.”

gibi hadis-i şerifler meşhurdur. Bu hadisler zulmün ne kadar nefrete layık, adaletin ne kadar ali bir sıfat olduğunu ortaya koymaktadır.
İnsanları ve devletleri soyarak, haksız kazanç elde etmek, fakirlerin ve masum insanların hakkını yiyerek refah içersinde yaşamak da en büyük bir zulümdür.

Zulüm vasıtalarından biri de rüşvettir. Çünkü rüşvetle, devlete ve millete ait olan mal gasbedilmektedir.

Dipnotlar:

1 Hud Suresi 11/112. 
2 Hutbe-i Şamiye.
3 Nisâ Suresi 4/58. 
4 Nisâ Suresi 4/135. 
5 Divan-ı Harb-i Örfi. 
6 Mâide Suresi 5/8.

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 09/7/2010
Okunma Sayısı : 3977

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
sekiz yedi alti uc yedi sekiz