Avrupa’ya Bakışımız

Bir hakikati ilmî bir surette tahkik ve tetkik ederek, noktası noktasına ortaya koymak hikmetin muktezası olduğu gibi, elde edilecek neticelerin vakıa mutabık olması için de hissiyattan tecerrüd edilmesi vicdanın gereğidir. Ta ki, hataya düşülmesin. Binaenaleyh bir insanı, bir milleti, bir devleti veya bir medeniyeti değerlendirirken de, menfi ve müsbet yönlerini, faydalı ve zararlı cihetlerini hesaba katarak değerlendirmek icab eder. Bizim Garp medeniyetine ve onun bir sembolü haline gelmiş Avrupa’ya bakışımızda da bu esas hâkim olmalıdır...

Biz ne tanzimat kahramanları gibi şuursuzca bir Avrupa hayranı, ne de mutaassıp bir Batı düşmanı olabiliriz. Bunlardan biri ifrat, diğeri tefrittir. İkisi de felâkettir. Avrupa’yı ne tamamen kabul, ne de tamamen reddetmek akıl kârı değildir. Çünkü onun nefret edilecek cihetleri olduğu gibi, takdire şayan, imrenilecek güzellikleri de mevcuttur; fen ve tekniği gibi.

Evet, bizim Avrupa medeniyetinden istifademiz bir gerçek olmakla beraber, asıl olan, bizim onlara vereceğimiz manevi değerlerdir. Bizim en büyük idealimiz ilim ile maneviyatı, Şark ile Garb’ı telif ve terkib etmek olmalıdır. Çünkü insanlığın, hatta dünyanın hayır ve salahı, huzur ve saadeti, sulh ve selameti buna vabestedir. Bu hem dinin, hem de aklın muktezasıdır. Ancak bunu yaparken dengeli ve muvazeneli bir yol takib etmeye mecburuz.

Bediüzzaman Hazretleri,

“Kesb-i medeniyette Japonlara iktida etmek bize lâzımdır ki, onlar Avrupa’dan mehasin-i medeniyeti almakla beraber her kavmin mâye-i bekası olan âdât-ı milliyelerini muhafaza ettiler.”

demekle bize bu hakikati ders vermiştir.

Hatta bu hususta Osmanlı dostu bazı Batılı fikir adamları bile,

“Avrupa’nın size uymayan kanunlarını almayınız. Hayat tarzınıza uymayan yeni usûllere iltifat etmeyiniz. Örf ve adetlerinizden taviz vererek, Batıyı körükörüne kopya etmeyiniz.”

gibi tavsiyelerle o devrin idarecilerini ikaz etmişlerdir.

Avrupa’ya yahut Garp medeniyetine bu nazarla baktığımızda şu hususlar hemen nazarımıza çarpar. Madde sahasında muvaffak olan Avrupa, manevi âlemde tedenni etmiştir. Bu bakımdan Avrupa hastadır. Çünkü insanlığın ruhî ve manevi ihtiyaçlarına cevap vermekten uzaktır. Beşerin ızdıraplarını dindirememiştir. Bunun da en büyük sebebi; Hak din olan İslâm’dan yüz çevirmeleri, tahrif olmuş bir dine körükörüne bağlanarak kendi insanlarına hidayet kapısını kapamaları ve onları tevhidden uzaklaştırmalarıdır.

Bugün Avrupalıların en büyük hataları kendilerini kayıtsız, sorumsuz zannetmeleri, ubudiyetten uzak kalmaları ve bunun hasıl ettiği mânevi boşluğu doldurmak için de saadeti sefahatta ve her neviyle gayr-ı meşru lezzetlerde aramalarıdır. Bu ise onlara kul olduklarını unutturan ve insaniyetlerinin sükûtuna vesile olan bir âfât-ı uzmâdır. Ve bu hal; fertlerin imanının, ahlâkının ve maneviyatının imhasını hedef alan bir felakettir.

İşte nefret edilecek Avrupa bu Avrupa’dır. Medeniyet perdesi altında küfür ve dalâleti terviç ederek bütün insanlığın ebedi saadetine ve hidayetine engel olan Avrupa’dır.

Her sahada sefahat ve husumeti körükleyen Avrupa’dır.

Akıl almaz teslis akidesi ile tevhid hakikatini perdeleyen Avrupa’dır.

Şunun bunun tarafından yazılmış bulunan ve birbirini nakz ve tekzib eden İncilleri körü körüne taklit ederek istediği şeyi helâl, istediğini haram kılan, dilediğini afv edip dilediğini cezalandıran kilisenin verdiği hükümlerle insanlığın hak dine giden yolunu kesen Avrupa’dır.

İnsanları nefs-i emmarelerine mahkûm ve esir eden bir hürriyet anlayışıyla insanın haysiyet ve şerefini zedeleyen Avrupadır.

Neticede sosyalizm, komünizm ve kapitalizm gibi zehirli meyveleri vermesiyle iffeti, namusu, fazileti, ahlâkı söküp atarak her sınıfta, her dinde, her millette mukaddes sayılan aile mefhumunu zir ü zeber eden Avrupa’dır.

Âlem-i İslâm ve hususan bizim için binbir çeşit tuzak ve hileler kurarak gençlerimizi dininden, ahlâkından, tarihinden, örf ve âdetlerinden alıkoyup, şeair-i milliyeyi tahrib eden; küfür ve dalâleti neşreden bedbaht Avrupa’dır.

Eski haçlı zihniyetini daha değişik ve bir bakıma daha zararlı bir biçimde sürdüren dessas Avrupa’dır.

İşte size bir Avrupa ki nefret etmemek mümkün değildir. Bizim kin ve nefretimiz bu Avrupa’ya olmalıdır. Bu kin ve iğbirarı canlı tutmanın bir mukaddes cihad ve ulvi bir vazife olduğunu Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade ediyor:

"Şark husumeti İslâm inkişafını boğuyordu. Zail oldu, olmalı. Garb husumeti İslâm ittihadına, uhuvvetine, inkişafına en müessir sebeptir, baki kalmalı."

Evet, faziletten mahrum olan Avrupa’nın düştüğü ahlaksızlık çirkefine karşı tavrımız, elbette, kelimenin tam mânâsıyla, nefret olmalıdır. Bu nefret şahıslara değil zihniyete, hastalara değil hastalığadır.

Evet, biz Avrupa’nın bütün insanlığı mahveden bu sefih medeniyetine karşı elbette husumetle mükellefiz. Bu husumetimiz, değil İslâmiyetimizin, insaniyetimizin de icabıdır. Nitekim bugün, bu âfâtın tahribi karşısında Avrupa içtimaiyatçıları da büyük bir infial içindedirler ve bu hâle karşı kurtuluş çareleri aramaktadırlar. Onların ne dinlerinde, ne felsefelerinde, ne de fünun ve medeniyetlerinde bulamadıkları ve bulamayacakları kurtuluş reçetesi Kur’an’ın engin ve ulvî hakikatlarında mevcuttur. İşte onların bizden alacakları, bizim onlara vereceğimiz ancak bu hakikatlardır.

Binaenaleyh biz bir taraftan Garbın sefih medeniyetine husumet ederken, öte yandan bu medeniyetin kurbanı olan insanlara imanı, Kur’an’ı, İslâm’ı, tek kelimeyle hidayeti ulaştırmakla vazifeliyiz.

İşte, Osmanlıyı Viyana kapılarına kadar götüren bu ruhtu, bu şuurdu ve bu hedefti.

Bugün Avrupa’nın manevi kurtuluşunda Müslümanlara çok büyük vazifeler düşmektedir. Bu büyük vazife ise, Kur’an’ın şuuruyla mücehhez fedakâr, gayretli ve seviyeli mücahitler ister.

Avrupa’nın yukarıda muhtasaran ifade ettiğimiz menfi cihetleri yanında gıbta edilecek güzellikleri, ilim ve fünuna ait imrenilecek bediaları, akıllara hayret veren eserleri de vardır. Bunlara talib olmak, fen ve teknolojisini almak bizim için zaruridir, vacibtir. Zira biz, terakkiyat-ı maddiyi, sanatı, fünun-u cedideyi, velev diyar-ı küfür olan Çin’de de olsa, almamızı emreden bir Peygamberin (A.S.M.) ümmetiyiz.

Şu hale göre bize düşen vazife Avrupa’yı topyekün kabul etmek veya reddetmek yerine onun san’at ve terakkiyatından istifade etmek, milli ve mânevi bünyemizi tahrib eden ve bizi benliğimizden uzaklaştıran sefahat ve rezaletinden uzak kalmaktır. Maalesef yakın tarihimizde bu ölçü muhafaza edilememiş, şuursuz bir şekilde Avrupayı her şeyiyle kabul etme hatasına düşülmüş, neticede ferdi ve içtimai hayatımızda tedavisi gayr-i kabil cerihalar açılmıştır.

Bu tarihi hataya karşı vaktiyle en büyük hassasiyeti Bediüzzaman Hazretlerinin gösterdiğini ve devrin idarecilerini şöyle ikaz ettiğini görüyoruz:

“Umur-u diniyede müsamaha ve teşebbühle medenilere yanaşmayınız. Zira aramızdaki dere pek derindir. Doldurub hatt-ı muvasalayı temin edemezsiniz. Ya sizde onlara iltihak edersiniz veya dalâlete düşer boğulursunuz.”

Bediüzzaman Hazretlerinin bu hususta gençliğe verdiği mesaj şudur:

“Ey bu vatan gençleri, frenkleri taklide çalışmayınız. Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten sonra, hangi akıl ile onların sefahat ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklid edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip, kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Agâh olunuz ki!.. Siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz!.. Çünkü şu surette ittibanız, milliyetine karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzadır.”

Bediüzzaman Hazretleri de Avrupa’nın her iki cihetini birlikte nazara almış, müsbet tarafını takdir ederken menfisine tokadını vurmuştur. Şöyle diyor:

"Avrupa ikidir: Birisi, İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyz ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden bu birinci Avrupa’ya hitap etmiyorum. Belki felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiatını mehâsin zannederek, beşeri sefahete ve dalâlete sevkeden bozulmuş ikinci Avrupaya hitab ediyorum. Şöyle ki:"

"O zaman, o seyahat-ı ruhiyede, mehâsin-i medeniyet ve fünûn-u nâfiadan başka olan malâyâni ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefih medeniyeti elinde tutan Avrupanın şahs-ı manevîsine karşı demiştim:"

Bil ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalâletli bir felsefeyi ve sol elinde sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dava edersin ki, beşerin saadeti bu ikisi iledir. Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin ve yiyecek."

Malumdur ki; Bediüzzaman Hazretlerinin bu tokadı, san’at ve kuvvetini beşerin huzur ve saadetinin aleyhinde istimal eden, sefahat ve dalâletiyle haysiyet-i insaniyeyi tahrib eden, zulüm ve cevr ile hukuk-u insaniyeye tecavüz eden, rezalet ve denaete medeniyet namı veren ve hakiki medeniyetin ulvi ve harika güzelliklerini takdir edemeyen, nefret ve teessüfü mucib hâlâta hürriyet perdesi altında mehasin süsü veren, ahlâkı ifsat ve hayatı mahvetmekle insaniyette kapanması gayr-ı kabil gedikler açan Avrupa’ya karşıdır. Bediüzzaman gibi mütehassıs bir vicdan, âlicenap bir ruh insaniyetin bu sükûtu karşısında elbette lâkayd kalamazdı. Nitekim kalmamış, hakikatları olanca gücüyle haykırmıştır.

Üstadımızın yukarıdaki tahlilinin ışığında Avrupa’ya baktığımızda şunu müşahede ediyoruz.

Avrupa kâinatta mündemiç kanunlardan istifade ederek çeşitli sahalarda büyük merhaleler katetmiş, tıp, teknik gibi müsbet ilimlerde geçmişe nazaran harika sayılacak, baş döndürücü keşifler yapmıştır.

Acaba bütün bunlar Batı âlemine saadet iksirini sunabilmiş midir? Bugün Batı'nın insanına mesut denilebilir mi? Bugünün teknolojisi insanın akıl, kalb ve vicdan gibi ulvî latîfelerini tatmin edebiliyor mu? Gurur duyduğu medeniyet ve felsefesiyle insanın kafasındaki istifhamları bertaraf edebilmiş midir? Bu sorulara verilebilecek cevap ancak korkunç bir “Hayır!..” olacaktır.

Bugün Batı insanı ne hanesinde, ne şehrinde, ne ülkesinde, aradığı gönül rahatlığını bulamamıştır. Bu mimsiz medeniyet, Batı insanına bedbahtlık, korku ve buhrandan başka bir şey getirememiş, hatta onu ahlâkça, maneviyatça tedenni ettirmiştir.

Bugün Batı insanı ruhî buhranlar, asabi krizler içerisinde günbegün bunalıma doğru gitmektedir. Çünkü en ehemmiyetli varlık olan insanı dikkate almamıştır. Onun ruhunun derinliklerine inememiş, istidatlarını tahlil, meziyetlerini takdir, latîfelerini tedkik edememiş, hülasa onun yaratılışındaki hikmet ve gayeyi anlayamamıştır.

Binaenaleyh bugün batı insanının kalbi muzdarip, ruhu bitkindir. Çünkü yaradılış hedefini şaşırmış, huzurunu, saadetini, sefahatta, sefalette aramaya başlamıştır.

Batının bu hale düşmesinin sebebi, herşeyin hakikatini gösteren Kur’an’ın ziyası altına girmemesidir. Onun tesis ettiği İslâm dinine karşı müstağni davranmasıdır. Hayatın saadet ve istikametinin mihveri olan imandan mahrum kalmasıdır. Ferdi ve içtimai hayata sadece beşeri fikirlerle ve hislerle yön vermeye kalkışmasıdır. Hâlbuki yalnız fikre dayalı olan hikmet ve felsefe hiçbir vakit mahdut bir dairenin haricine çıkamamış, fert ve cemiyeti hakkıyla terbiye edememiş, refah ve salaha kavuş turamamış, bilakis beşeriyeti keşmekeş içerisinde bırakmıştır. Himmetini sadece maddeye hasr edip, ruh ve kalbi işletmediği için istidad-ı beşeriyeyi çürütmüş, neticede insanların bir kısmını ahlâksız ve sefih, bir kısmını da gaddar ve zalim yapmıştır. Mesela, Pisagor, Eflatun gibi meşhur filozoflar Yunanlıları, Çiçeron gibi dahi edipler de Romalıları saadete kavuşturacak örnek bir sistem tesis edememişlerdir. İnsanlığın kalp âlemine, his dünyasına nüfuz edememiş, onlara, örnek bir ahlâk modeli çizememişlerdir. Maddeyi mabud telâkki eden Avrupa’ya hakiki mabudu tanıttıramamışlardır. Bir sahip ve hamileri bulunduğunun zevkini tadamayan, bu dünyaya bir imtihan için geldiklerini bilemeyen, önlerinde ebedî bir saadetin olduğunu göremeyen başıboş Avrupaya rehber olamamışlardır.

İlmin hududunun ötesinde bir ebedler âleminin var olduğunu anlayamamışlar, çok güvendikleri akılları ve dünyalarının ışığı karşısında aciz kaldığı halde, insaf edip bunu itiraf etme faziletini de göstermemişlerdir.

Bugün Avrupa her nekadar maddeten bir refah içerisinde görünse de; hakikatta sefildir, perişandır. Cismi zahirî bir Cennet içerisinde bulunsa da, ruhu muzdaribdir, cehennemi bir azab içindedir. O şimdi yolunu şaşırmış ve yeis içinde çırpınır bir haldedir. Denediği bütün doktrinler ve ahlâk sistemleri Onun derdine deva olamamıştır. Muharref, müddetini bitirmiş ve mensuh bir din de ona bu vadide necat verememiştir.

Bütün bu menfi vaziyetlerine rağmen, onun ümit veren bir ciheti varsa, o da bu hasta halini şimdi hissetmeye başlamış olmasıdır.

Son zamanlarda hak dini seçen ilim ve fikir adamları ondaki bu uyanışın ilk habercileridir. Bu ilim ve fikiradamları Batının bir hak dine muhtaç olduğunu ve insan fıtratına uygun kanunların yalnız ve yalnız Kur’an’da ve İslâm’da bulunduğunu sezmişlerdir. Yazımın başında atıfta bulunduğum gibi, gerçekten Avrupa bugün bir silkinmenin, yenileşmenin ve manevi susuzluğunu giderecek gerçek pınarı aramanın arefesindedir. Bu arayış, onu yakın bir zamanda İslâm dinine kavuşturacaktır. Çünkü beşer için fıtri ve umumi din ancak İslâm’dır. O’nun getirdiği ahkâmda, itikadda, ubudiyyete insan fıtratına muhalif hiçbirşey yoktur. O, her türlü ilim ve irfanın, ahlâk ve faziletin menbaıdır. O’nda kin, nefret, gadab ve şiddet gibi insanı hayvanlaştıran menfi hisler yerine, onu aziz ve mükerrem eden, ulvi, temiz ve asîl duygular mevcuttur.

Kanaatim şudur ki, Feyyaz-ı Mutlak, nihayetsiz Rahmet ve inayetiyle bazen bir habbeyi ona ihsan ettiği feyz ve bereketle bağ ve bostan eyler, Cennet’e çevirir. Bereket kanunuyla biri bine, belki de yüzbine baliğ eder. Madem hikmet ve inayeti böyle cereyan ediyor, öyleyse bizler de Kur’an’a ait o hakikat çekirdeklerini ve habbelerini, hidayete muhtaç ve İslâm’ı kabule müheyya olan Batı dünyasının zekâ tarlalarına ekerek, neşv-ü nemasını Yed-i Rahmete tevdi etmeliyiz. Bu kudsi vazife yerine getirildiği takdirde görülecektir ki, o koca, mağrur ve mütekebbir Batı âleminde asırlardan beri nice mütefenninlerin, nice sosyolog ve pedagogların açamadıkları kapının açılmasını Rabb-ı Cemîl Nur-u Kur’an ile açacaktır. İnşaallah Batı âlemi kemalat-ı medeniyetini ve derece-i marifetini ikmal edecek ve neticede Avrupa ve Amerika âfâkında, şu alemi insaniyetin mürebbisi, insaniyeti kübra olan İslâmiyetin mâ ve ziyası ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi olan Kur’an-ı Azimüşşan hükmetmekle bir bab-ı saadet açılmış olacaktır.

Asırlardan beri, Kur’an’ın hakikatlarma kulak tıkayan ruhsuz ve gıdasız, bîmecal Avrupa, İslâm mücahitlerinin teşebbüs ve gayretleriyle hidayete kavuşacaktır. Üzerilerine çöken zûlmani bulutların altında nâçar kalan o ülkeler, bir bâd-ı sabâ ile o zulmetli bulutlardan sıyrılacak, Kur’an’ın nuruna kavuşacak ve Bediüzzaman Hazretlerinin şu ihbarı biiznillah tahakkuk edecektir:

"Nasraniyet, ya intifa ya istifa bulacak. İslâm’a karşı teslim olup terk-i silâh edecek."

"Mükerreren yırtıldı, prutluğa tâ geldi, prutlukta görmedi ona salâh verecek."

"Perde yine yırtıldı, mutlak dalâle düştü. Bir kısmı lâkin bazı yakınlaştı Tevhide; onda felah görecek."

"Hazırlanın şimdiden yırtılmaya başlıyor. Sönmezse safvet bulup İslâm’a mal olacak."

"Bu bir sırr-ı azimdir, ona remz u işaret: Fahr-i Resül demiştir: “İsa Şer’im ile amel edip, ümmetimden olacak."

Bediüzzaman Hazretleri bu müjdesinin tahakkukunu şu şarta bağlamıştır:

"Eğer biz ahlâk-ı İslamiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemâlatını ef’alimizle izhar etsek, sair dinlerin tabileri elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler, belki Küre-i arzın bazı kıt’alan ve devletleri de İslâmiyete dehâlet edecekler."

Evet, bizler, insanları fazilete, irfana, ilme, güzel ahlâka, saadet ve selâmete kavuşturacak bütün esasları ihtiva eden İslâm dinini hayatımıza tam hâkim kıldığımız takdirde, Batı bizi kabul edecek ve İslâm’la müşerref olacaktır.

Bu vazifeyi ifa ettiğimizde hem onların ebedi saadetlerine vesile olmuş, hem de kendimizi mes’uliyetten kurtarmış olacağız.

Avrupa’nın bizi örnek alması için İslâmiyet’i kemâliyle yaşamanın yanında, maddeten de terâkki etmemiz lâzım ve zaruridir. Bu hususta Bediüzzaman Hazretleri; “Bu zamanda îla-ı Kelimetullah maddeten terakkiye mütevakkıftır” mesajını vermiştir.

Maalesef biz şimdiye kadar zelil, fakir ve miskin kaldığımızdan, Kur’an’ın o yüksek hakikatlarını onlara karşı perdeledik. Allah’a hamdolsun ki, şimdi Batı alemine örnek bir model takdim etmek için kalbini Kur’an ziyasıyla, aklını fünun-u cedide ile nurlandıran, salahat ve mahareti kendinde cem eden bir nesl-i cedid gelmektedir.

Biiznillah, gelen nesil İslâm’ı bütün müesseseleriyle yaşamakla, şarkın ve garbın medeniyetini barıştıracak ve şu istikbâl inkılabâtı içerisinde en yüksek gür sadâ İslam'ın sadası olacaktır, müjdesi tahakkuk edecektir.

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 09/7/2010
Okunma Sayısı : 4510

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
sekiz sifir alti dokuz sifir iki

mersin escort
ataköy escort
şişli escort
istanbul escort