İçtihat Nedir? Şartları Nelerdir?

İçtihadın Tarifi:
İçtihadın lügat manası; meşakkatli, külfetli, zor bir işi vücuda getirmek
için bütün gücünü sarfederek cehd ve gayret göstermektir.
Istılahî manada ise içtihad; kesin ve açık delillerle sabit olmayan zannî
ve fer’i hükümleri şer’î delillere uygun olarak istihraç ve istinbat hususunda
bütün güç ve takatini sarfederek çalışmaktır. Yani, Kur’an, hadis ve icma
ile sabit olan şer’î delillerden hüküm çıkarmaktır.

Kur’an-ı Kerim, ezeliyete bakan ve ebediyetten haber veren bir ummandır;
sonsuz bir feyiz ve rahmet hazinesidir. O’nun hikmet ve esrarı nihayetsizdir.
Her asrın âlimleri idrakleri nisbetinde ondan hisselerini almışlardır
ve kıyamete kadar da alacaklardır. Ümmet-i Muhammed (a.s.m.) onun bereketine
mazhar olmuşlar, maddeten ve manen Kur’an’dan istifadeler etmişlerdir
ve edeceklerdir.

Kur’an-ı Kerim, mücmel ve ince nüktelerle doludur; bir çok prensip ve
kaideleri, esas ve usulleri ihtiva eden zengin bir hazinedir.

Cenâb-ı Hakk bir âyet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır:

“Yaş ve kuru herşey Kitab-ı Mübindedir.” [1]
Bediüzzaman Hazretleri bu âyeti şöyle tefsir eder:

“Bir kavle göre Kitab-ı Mübin, Kur’andan ibarettir. Yaş ve
kuru, herşey içinde bulunduğunu, şu âyet-i kerime beyan ediyor.
Öyle mi? Evet, herşey içinde bulunur. Fakat herkes herşeyi
içinde göremez. Zira muhtelif derecelerde bulunur. Bazan
çekirdekleri, bazan nüveleri, bazan icmalleri, bazan düsturları,
bazan alâmetleri; ya sarahaten, ya işareten, ya remzen,
ya ibhamen, ya ihtar tarzında bulunurlar. Fakat ihtiyaca göre
ve maksad-ı Kur’ana münasib bir tarzda ve iktiza-yı makam
münasebetinde şu tarzların birisiyle ifade ediliyor.” [2]

Bu İlâhî hazinede beşeriyetin kıyamete kadar karşılaşacağı bütün meseleler
sarahaten yani açık ve net olarak bulunsaydı, mevcut Kur’an’ın bin
misli kadar bir kitap olması gerekirdi.


İmam-ı Şa’rânî’nin buyurduğu gibi,
“Eğer Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Kur’ân-ı Kerimdeki
icmalleri (toplu, öz olarak bir arada bulunan ilimleri) açıklamasaydı,
Kurân-ı Kerîm icmali üzere kalırdı. Aynı şekilde,
müçtehid din imamları, Sünnette bulanan icmalleri açıklamasalardı,
sünnet kendi icmali üzere kalırdı.” [3]
Malumdur ki, Cenâb-ı Hakk nazarında en makbul olan amel güç olanıdır.
“İbadetlerin en faziletlisi zahmetli olanıdır” [4]
Hadisi-i şerifi de bunun bir delilidir. İçtihat da zor bir araştırma ve derin bir
incelemeyi icap ettiren yüksek bir ilim ve ehli için mukaddes bir vazifedir.
İnsanların bütün hal ve hareketleriyle alakası vardır. Buna mazhariyet ise
kuru bir iddia ile değil, Peygamberimize (a.s.m.) kemaliyle vâris olmakla
mümkündür.

İçtihadın Meşruiyeti
İçtihadın meşruiyeti Kur’an’ın şu âyeti ile sabittir.
“Onlara emniyet ve korkudan bir haber geldiği zaman onu
ifşa ederlerdi. Eğer onu Peygambere veya aralarından re’y sahibi
olanlara arz etselerdi elbette ki, o re’y sahipleri (hal ve
maslahata göre) içtihat ve istihraç ederlerdi.”[5]
Medine’ye hicret eden müslümanlar, kısmen emniyete kavuşmakla beraber,
bütünüyle rahat değillerdi. Her an Mekkelilerin saldırısına uğrama
ihtimalleri vardı. Halk arasında zaman zaman “geldiler, geliyorlar” şeklinde
dedikodular yayılmaktaydı. Üstteki âyet, böyle durumlarda yapılması gerekeni
ders vermektedir.

Hamdi Yazır, bu âyetten şu hükümleri çıkarır:
1. Olayların hükümleri içinde, doğrudan nass ile malum olmayıp,
istinbat (içtihat) ile bilinecek olanlar da vardır.
2. İstinbat da bir delildir.
3. İstinbata ehil olmayan avamın, olayların hükmünde ehl-i
ilme müracaatı ve taklidi vaciptir.
4. Resûlullah da istinbat ile mükelleftir. [6]
Ebu Zehra’nın da buyurduğu gibi,
“Olaylar sonsuzca meydana gelir. Mevcut nasslar ise
mahduttur. O halde mevcut nassların ışığı altında hakkında
nass bulunmayan hususlara dair hükümler çıkarmak bir
zarurettir.” [7]

İşte bu âyet-i kerime kıyas ve İçtihadın edille-i şeriyeden (şer’î deliller)
olduğunun en büyük delilidir. Zira yeni bir vakayı istinbat ve istihraca ehil
olan ulemaya havale etmek, onların içtihat etmelerini ve kıyasta bulunmalarını
istemek demektir. Çünkü, hakkında sarih hüküm olan hâdiselerde
içtihada zâten gerek yoktur.

Fahreddin-i Razî bu âyet-i kerimenin üç şeye delalet ettiğini beyan buyurur:
Birincisi; âyetin sarahatiyle bilinmeyip de içtihat ile bilinenlerdir.
İkincisi; içtihat ve istinbatın şer’î delil olmasıdır.
Üçüncüsü; avam-ı nasın, ulemayı fer’î amellerde taklid etmelerinin
vacib olmasıdır. Çünkü, Cenâb-ı Hakk, bu âyetiyle
yeni hâdiselerin hükümlerini bilmeyenlerin, bu hükümleri şer’î
delillerden çıkarmaya ehil olan kimselere müracaat etmeleri
gerektiğini beyan buyurmuştur.


Cenab-ı Hakk şu âyet-i kerîme ile de ehil olanların içtihat yapmalarını
emir buyurmaktadır:
“Ey ilim sahipleri, (âyetlerimizi) tabir edin” [9]
Şu halde Kur’an-ı Kerim’de kat’î hükümler yanında açık olarak ifade
edilmeyen fer’î hükümler yani teferruattan sayılacak ikinci derecede hükümler
de mevcuttur. Bu gibi hükümlerde zan ile amel etmeyi Cenâb-ı Hakk
caiz kılmıştır. Avamın bu hükümleri Kur’an’dan istihraç etmesi mümkün
değildir. Onlara düşen vazife âlimlere tabî olmalarıdır. Böyle bir taklit, avam
için vaciptir.


Evvela içtihat yapmak büyük bir ilim ve ihtisas işidir, herkesin kârı değildir.
Çünkü şer’i hükümler binlerce hatta onbinlercedir. Bunların delilleri
ise gayr-ı mahduttur. Bütün bu hükümleri o sayısız delillerden çıkarmak
herkes için mümkün olmaz. Diğer taraftan, bütün müslümanların içtihat
yapacak derecede alim oldukları farz edilse bile bunların içtihat için çalışmaları
halinde dünyevî hiçbir meslek icra edilemez olur. Bu iki mühim
sebepten dolayı avam, müçtehitleri taklit etmekle mükelleftir.

Cenâb-ı Hakk içtihada ehil olanları içtihat ile emreylediği gibi sair müminleri
de bunlara ittiba etmeğe şu âyet-i celile ile emr buyurmuştur:
“Eğer bilmiyorsanız, zikir (ilim) ehline sorun” [10]
Bir müslümanın Allah-û Teâlanın rızasına uygun ibadet yapabilmesi
ancak müçtehitlere uyması ile mümkündür.
Şeyh Abdullah Diraz taklidin vacip ve zaruri olduğunu şöyle ifade etmektedir:
“Kendisinde içtihat yapma ehliyet ve yetkisi olmayan kimse,
karşısına fer’i bir mes’ele çıktığı zaman, ya esas olarak
hiçbir şey yapmayacak ve kulluk görevini aksatacaktır. Bu
ise icmâya aykırı bir davranış olur. Ya da birşeyler yaparak,
kulluk görevini yerine getirmeye çalışacaktır. Bu da ya ortaya
çıkan yeni mes’eleyle ilgili hükmü tesbit eden delili bulup,
ona bakarak hareket etmek, ya da bir müçtehidi taklid etmek
suretiyle olur. Birincisi (karşılaşılan her yeni mes’elenin delilini
bulup bu delilden hüküm çıkarmak) herkes için kat’iyyen
mümkün değildir.

Çünkü bu yol, hem yeni durumlarla karşılaşan kimse, hem
de bütün insanlar hakkında, hâdiselerin delililerini arayıp bulma
zorunluğunu doğuracağından, insanların geçim çabalarını
engelleyecek, her türlü san’at ve tekniği durduracak, ziraat ve
benzeri bütün faaliyetleri tatil suretiyle dünyanın harab olmasına
yol açacaktır. İşte bu sebeple taklidin re’sen kaldırılması
son derece tehlikelidir. Görülüyor ki, geriye taklidden başka
hiçbir çıkar yol kalmamıştır. Böyle bir durum karşısında tek
yol bir müçtehide tabi olmaktan ibarettir.” [11]
Bu hususu Salibi şöyle ifade etmiştir: “Bir müçtehîde göre şer’i delil ne
ise, cahil bir insana göre de bir müçtehidin verdiği fetva odur.” [12]

İşte müçtehitler Kur’an-ı Kerim’de remzen, işareten, mevcud olan fer’î
hükümleri istihraç ederek insanlık aleminin istifadesine sunmuşlardır.
Nitekim kâinat kitabında bulunan gizli ve perdeli hakikatlar da, ilgili fen
alimlerince keşfedilmişlerdir. Bu zâtlar da kâinat kitabının müfessirleri ve
müçtehitleri hükmündedirler.

Bir fende ehil olmayan kimselerin o fennin ilim adamlarına ittiba etmeleri
ve onların ortaya koyduğu eserlerden faydalanmaları aklın gereği olduğu
gibi avamın da Kur’an-ı Kerim’den istinbat edilen hükümlerde müçtehitleri
taklid etmeleri vacibtir. Aklı başında bir insan “ben ancak kendi yaptığım
uçağa binerim, yahut kendi yaptığım bilgisayarı kullanırım,” diyemeyeceği
gibi “ben müçtehitleri taklid yerine Kur’an ve hadisden kendim hüküm çıkarırım”
da diyemez.

İçtihadın Önemi:
İçtihat, Cenâb-ı Hakk’ın bu ümmete en büyük lütuf ve ihsanıdır. Cenâb-ı
Hakk’ın, Kur’an-ı Kerim’de te’vile açık olan hakikatleri, işaret ve remizleri
ümmetin alimlerine bırakmasının birçok hikmetleri vardır. Cenâb-ı Hakk
tevile açık hükümleri eğer kesin bir şekilde bildirseydi, füruata ait bütün
meseleler, farz ve vacib olurlar ve onlara muhalefet edenler helakete düşerlerdi.
Diğer bir hikmet; Cenâb-ı Hakk içtihat müessesini açmakla âyet ve hadislerden
şer’i hükümlerin çıkarılmasında akla da bir hisse vermiş, böylece
ümmet-i Muhammedi ve ulemasını şereflendirmişdir.

İlahî hediyelerin en müstesnası akıldır. Akıl, eşyanın hakikatini, kainatın
sırlarını keşfeden İlahî bir nurdur, lâtif ve şerif bir cevherdir. Kur’an-ı
Kerimin en derin mana ve hakikatleri o cevherle halledilir. Evet, akıl insana
Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve inâyetinin, fazl ve kereminin son mertebesidir.
Bununla beraber insanlar akıl ve ilim noktasında aynı seviyede değildirler.
İlmin mahiyeti bir olsa bile anlaşılması başka başkadır. Binlerce insan
bir alimden aynı dersi aldıkları halde herbirinin aldığı feyz ve irfan farklıdır.
Kabiliyetler farklı olduğu için herbiri kendi istidadı nisbetinde feyz ve
marifete mazhar olur.

Aklı zayıf, fikri mahdut insanlar en açık şeylerden bile bir şey anlamazlar.
Perdeli sırlara ve hakikatlere nüfuz etmek akl-ı kâmilin vazifesidir.
Bu sırları akıl ve şuurla keşfedemeyen insanın kazandığı malûmatlar kâfi derecede bir ilim olmaz; görüşlerinde, tefekkür ettiği şeylerde noksanlık olur. Evet, ümmet-i Muhammed içinde her ilim dalında bir çok alimler, nice
mütefennin, mütefekkir, mütekellim ve mutasavvıf yetiştiği halde içtihat
mertebesine ulaşanların sayısı çok azdır. İçtihada ait marifet ve ilmin sahası
ve muhiti pek geniş ve pek derindir. O, her gavvasın dalamayacağı
bir deryadır. Her basar etmekle ve basiret sahibinin idrak edemeyeceği bir
çok hakikati ihtiva eden bir ummandır. Onun hakiki mahiyetini her akıl
keşfedemez.

İçtihat, zor bir mes’ele ve derin bir sırdır. Her istidadın, her akıl ve
zekânın, cevelan edebileceği bir saha değildir.
O ummanların derinliklerinden inci gibi kıymettar pırlantaları ve cevherleri
çıkarmak ancak ve ancak müçtehit imamlara ve bilhassa dört imama
mahsusdur.

İslâm dini en mükemmel bir dindir. Nitekim Cenâb-ı Hakk da;
“Bugün sizin için dininizi ikmal ettim ve üzerinizdeki nimetimi
tamamladım” [13]

buyurmuştur. Kur’an-ı Kerim’de, gerek itikad, gerek ibadet ve muamelata
dair açık hükümler bulunduğu gibi, kıyamete kadar zuhur edebilecek yeni
hâdiseleri çözmeğe kâfi kanun ve prensipler de mevcuttur. Bunlardan hüküm
istihraç etmek ise ancak içtihat ile mümkündür.

Evet, İslâm dininde İçtihadın mevki ve ehemmiyeti pek mühimdir. Müslümanların
birçok ihtiyaçları bu müessese sayesinde karşılanmıştır. Malumdur
ki, zamanın değişmesiyle yeni yeni hâdiseler ortaya çıkmaktadır. Bütün
bunlara cevap verebilecek temel kaideler, ulvî esaslar Kur’an ve hadislerde
mevcuttur. Ama bu derin ve perdeli manaları herkesin anlaması mümkün
değildir. İşte müçtehitler, Kur’an’dan ve onun birinci tefsiri olan hadislerden
bu gibi fer’i hükümleri istinbat edip insanların müşkillerini halletmişlerdir.
Evet insan, ancak Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Nebeviyyenin tayin ettiği
yolu takib etmekle hatadan kurtulabilir. Çünkü bu iki kaynak, insanların
felahı için taraf-ı İlahîden vaz’ ve tesbit edilmiş bir hidâyet meselesidir.

Esasen şer’i hükümlerin ekserisi, Kur’an ve hadislerin nassı ile tesbit
edilmiştir. Bu kısım Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle; “Kur’an ve
Kur’an’ın tefsiri olan sünnetin malıdır. İçtihada ait meseleler altın ise bunlar
birer elmas sütundur” [14]
İşte müçtehitler, bu iki hazineden azami derecede istifade ederek
“Allah, hikmeti istediğine verir” [15]
âyet-i kerimesine hakkıyla masadak olmuşlardır. Peygamber Efendimiz’de
(a.s.m.) İçtihadın ehemmiyetini ve müçtehitlerin kıymet ve derecelerini şu
hadis-i şerifleri ile en güzel bir şekilde ortaya koymuşlardır:
“İçtihat eden kimse isabet ederse iki sevab, etmezse bir sevap
alır.” [16]

Hadis-i Şerifteki hatadan yani isabet etmemekten murat, efdaliyetin terkidir.
Muhammed bin Hazm bu konuda, “Buradaki hatadan murad, delilin
isabet etmemesidir. Sahibini şeriatten çıkaran hata değildir. Zira onunla
şerîatten çıkmış olsaydı, onunla kendisine sevab verilmezdi.” [17] demektedir.
Ancak şu hususu önemle belirtelim ki içtihada ehil olmayan bir kimse
verdiği hükümde hata ettiği taktirde mazur olmaz, günahkâr olur.
Bedir Gazasında alınan esirlere ne gibi bir muamele yapılacağına dair
henüz bir vahiy nazil olmamıştı. Fahr-i Kainat Efendimiz (a.s.m.), kendisine
bildirilmeyen her hususu ashabıyla istişare ettiği gibi bu meseleyi de
istişare etti. Hazret-i Ebu Bekr esirlerin bedeline fidye alınması ve serbest
bırakılması görüşündeydi. Hazret-i Ömer Efendimiz ise esirlerin hemen öldürülmeleri
fikrindeydi. Ashab-ı Kiramın bir kısmı Hazret-i Ömer’in, bir
kısmı da Hazret-i Ebu Bekir’in İçtihadından yana oldular. Aralarında ihtilaf çıkınca Hazret-i Resûlullah (a.s.m.), Hazret-i Ebu Bekr’in İçtihadını tercih
etti ve onun muktezasıyla hüküm icra edildi.

Lakin bu hususda itab-ı İlahîyi celbeden şu âyet-i kerime nazil oldu:
“Yeryüzünde ağır basıp (küfrün belini kırıncaya) kadar,
hiçbir peygambere esirleri bulunması yaraşmaz. Siz geçici
dünya malını istiyorsunuz, Hâlbuki AlIah (sizin için ebedi
olan) âhireti istiyor.” [18]

Bu âyet-i kerime, Hazret-i Ebıı Bekr’in İçtihadını bozmamakla beraber,
Hazret-i Faruk’un fikrinin daha üstün olduğunu ortaya koymaktadır. Demek
ki, birbirine muhalif iki fikir de tasvip edilmiştir. İşte bu âyet-i kerimeden
anlaşılıyor ki, her ehl-i içtihat reyinde isabet etmektedir. Eğer, Hazret-i
Ebu Bekr Efendimizin fikri hata olsaydı; hüküm icra olunmadan evvel âyet
nazil olurdu. Demek ki, bu hususda nazil olan ilahî itab azimet ve efdaliyetin
hilafını tercihten dolayıdır.

Hazret-i Ebu Bekr’in maksadı, esirlerden alınacak fidyeyle müslüman
askerini düşmana karşı silahandırıp kuvvet kazandırmaktı. Hazret-i
Ömer’in maksadı ise, bunlarda ıslah emaresi olmadığından vücudlarını ortadan
kaldırmakla yeryüzündeki fesadı önlemekti.

Şer’î Hükümlerin Kısımları:
Şer’î hükümler; itikad, ibadet, muamelat ve ahlâk olmak üzere dört kısma
ayrılır. Bunlardan itikada ait hükümlerde içtihat caiz olamaz. Çünkü bu
hükümler Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyenin açık nasslarıyla sabittir ve
aklî delillerle de teyid edilmiştir. Bunlar şüphe ve tereddüdlerden müberradırlar.
Bunlar hakkında zan değil, yakîn ve kat’iyyet muteberdir. Onlar ne
artar, ne eksilir, ne de değişirler.

İbadete taalluk eden hükümlere gelince, bunlar da Kur’an-ı Kerim ve
hadislerin açıklamasıyla tesbit edilmişlerdir, değiştirilmeleri mümkün değildir.
Bunlara, olduğu gibi iman ve itikad etmek gerekir. Bu gibi hüküm- lerde de içtihadın cerayan edemiyeceği açıktır. Çünkü; namaz, oruç, zekât,
hac gibi ibadetler taraf-ı İlâhîden kesin ifadelerle nazil olmuş ve Sünnet-i
Nebeviye ile tamamlanmıştır. Bunlar hakkında içtihat yapılamaz. Meselâ:
namazın rükünleri, rek’at adetleri, vakitleri hususunda içtihada asla mahal
yoktur. Aynı şekilde, şirk, katl, zina, haram, içki gibi kesin yasaklar da zamanın
teğayyürü ile tebbeddül etmezler. Bunlarda içtihat yapmak, bunların
mahiyetlerini değiştirmek asla caiz görülemez. Böyle bir cüret, eğer cehalet
eseri değilse, mukaddesata karşı bir su-i kasd demektir.

Hakkında tevile ihtimal olmayan sarih âyet ve hadis bulunan bir konuda
müçtehitlerin içtihatlarına din cevaz vermez. Bu gibi nasslara muhalif
olan içtihatlar ile amel edilmez.
Kur’an ve hadis ile sabit olan namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek
gibi katî hükümlerde içtihat yapılamayacağı gibi icmâ ile sabit olan hükümlerde
de içtihat cereyan etmez. Bunlar şer’i hükümlerin yüzde doksanını
teşkil ederler. Kıyas ve içtihada mevzu olan fer’i hükümler ise yüzde on
kadardır.

İçtihat; ibadet ve muamelat ile alakalı zannî ve fer’î mes’elelerde, yani
hakkında kesin hüküm olmayan sahalarda yapılabilir.
Bir Soru: Acaba içtihat yolu açık olduğu halde, büyük fıkıh alimleri
neden dolayı içtihat yapmak yerine bir mezhebe tabî olmayı ve o mezhebin
hükümlerini yaymayı tercih ettiler? Onları bu yola sevk eden sebep nedir?
Cevap: Evvela; fıkıh alimlerimizin bir kısmı içtihat kudretini kendilerinde
göremediklerinden, büyük müçtehitleri taklid etmeyi tercih ettiler.
Diğer taraftan; 11. asırda müçtehitler her tarafta çoğaldılar. Bir müçtehide
tabî olan ve arkasından giden mü’minler diğer müçtehitleri noksan
görmeye, hatta ifrata giderek onlar hakkında şanlarına yakışmayacak sözler
sarfetmeğe başladılar. Zamanla bu konuşmalar mücadele şekline girdi.

Birbirlerine karşı hasmâne tavır takındılar. Mü’minler arasındaki muhabbet
ve hürmet, yerini kin ve nefrete terketmeye başladı. Bundan dünyevî ve
uhrevî zararların doğma tehlikesi başgösterdi. Buna mani olmak için dört
imam dışındaki müçtehitler ve onlara tabi olan alimler kendi içtihadlarından
vazgeçip dört imamın arkasından gitmeyi tercih ettiler. Bu sayede müsiümanlar
arasında birlik ve beraberlik te’sis edildi.

Usûl-ü fıkıh âlimlerinden Muhammed Seyyid Efendi, Medhal adlı eserinde
bu mes’ele hakkında geniş izahatta bulunmuştur. Bu izahların kısa
bir özetini bu günün Türkçesiyle aktarmakta fayda görüyorum.
Fukaha-i kiramın içtihada girmemelerinin sebepleri:
1. Fukahanın şer-i hükümleri Kur’an ve Hadisten doğrudan istinbat etmeye
muktedir olamamalarıdır.
2. Bazı mes’elelerde içtihada muktedir olsalar bile bütün mes’elelerde
içtihat yapma gücüne sahip olmadıkları için bu mes’elelerde de içtihattan
vazgeçip büyük imamlara tâbi olmuşlardır.

3. Ulema arasındaki rekabet ve ihtilaf sebebiyle mü’minler arasındaki
birlik ve beraberliğin bozulmaması için bazı zâtlar içtihattan vazgeçmişlerdir.
M. Seyyid Efendi bu noktada İmâm-ı Gazali Hazretlerinin şu ifadelerine
yer verir:
“Teşvîş-i ezhandan (zihinleri karıştırmaktan) başka bir
faydası olmayan ve hakikati tenvirden ziyade fikirleri yanıltan,
karıştıran bu gibi münakaşalara meydan vermemek için
ekser fukaha içtihadı terk ile dört imamı taklid yolunu tercih
ettiler.”[19]

 


[1] En’âm Sûresi (6), 59

[2] Sözler

[3] İmam-ı Şârânî, Mizanü’l-Kübra. Berekât Yayınevi, İst. 1980, s. 70

[4] Keşfu’1-Hafa, 2-155

[5] Nisa Sûresi (4), 83

[6] Yazır, Elmalılı M. Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, Matbaa-i Ebuzziya, İstanbul, 1935, c.
II, s. 1403-1404

[7] Ebu Zehra, İslamda Fıkhî Mezhepler Tarihi, Hisar Yayınevi, İst. 1976, s. 19

[8] Bkz. Fahreddin-i Râzi, Tefsîr-i Kebir, Akçağ yay., Ankara, 1990, c. VIII, s.186-191

[9] Haşr Sûresi (59), 2

[10] Nahl Sûresi (16), 43

[11] el-Buti, M. S. Ramazan, Mezhepsizlik , (Ter; Durmuş Ali Kayapınar), Sebat Basımevi,
Konya, 1976, s. 165-166

[12] Şâtıbî, El-Muvafakat, c. 4, İz yay., İst.-1999, s. 296

[13] Maide Sûresi (5), 3

[14] Sözler,

[15] Bakara Sûresi (2), 269

[16] Buhâri, İ’tisam, 21; Tirmizi, Ahkâm, 2

[17] Şârânî, s. 76

[18] Enfâl Sûresi (8), 67

[19] Muhammed Seyyid, Medhal, Matbaa-i Amire, İstanbul, 1333, s. 262

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 09/7/2010
Okunma Sayısı : 9732

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
yedi dokuz alti yedi sekiz sekiz