Muhterem Kardeşim İhsan Bey

Nur’un dakik ve nükteli bir iki hakikatına dair sualiniz vesilesiyle gönderdiğiniz mektubu memnuniyetle aldım. Mesruriyetle mütalaâ ettim. Hüsn-ü zannınıza karşı suret-i mahsusada teşekkürler ederim. Bu gibi lemha-i hakikat ve nükat-ı latifelere karşı tenebbüh ve teyakkuzunuzla i’mâl-i fikir etmeniz, sizleri ka’r-ı kemâlata daldırır ve âli hakikatlere eriştirir.

Aziz Kardeşim, mektubunuzda,

“Mâna-yı harfi, kasdî hükümlere mahkum-u aleyh olamaz ve o mana-yı harfinin inceliklerine tedkikat yapılamaz. Fakat mana-yı ismi, sıdk, kazip her hükme mahal olur.” ile

“İnsan nisyandan alındığı için, nisyana müpteladır.”

cümlelerinin izahını istiyorsunuz.

Birinci cümlenin izahı bazı malumat-ı nahviyenin verilmesine vâbeste olduğundan, şu tasnifi meselenin vuzuhu için gerekli buluyoruz.

Nahiv âlimleri kelimeyi üçe ayırırlar: Fiil, isim, harf.

Fiil: Zamana mukarin olarak müstakil bir manaya delâlet eden kelimedir.

İsim: Zaman kaydına girmeksizin bir manaya müstakilen delalet eden kelimedir.

Harf: Müstakil bir mânası olmayan, ancak isim ve fiil gibi manalı kelimelerin yeni manalarını göstermeye vesile olan kelimelerdir. Yani harf, gayrin mânasına hadimdir, bizzat müstakil bir mânası yoktur. Maksadımız, bu tarifleri şu misale tatbik edince daha iyi anlaşılacaktır.

“Erzurum’dan İstanbul’a geldim.” cümlesinin hey’et-i umumiyesinde üç kelime nazarımıza çarpmaktadır. Bunlardan “Erzurum” ve “İstanbul” lafızları, bir zamana tabi olmadan mâna-yı müstakilleri bulunan kelimelerdir ki bunlara “isim” diyoruz. “Geldim” tabiri ise “fiil” olup, bir zaman kaydına girerek (geçmiş zaman) müstakil bir manayı müktesebinde taşıyan bir kelimedir. Bu iki kelime sınıfının nokta-i müştereki, bir mânalarının oluşudur, “dan” ve “a” kelimeleri (ekleri) müstakil bir manaya sahip değillerdir. Ancak “dan” eki “Erzurum” ismine ilhak edilince “gelme” fiilinin başlangıç noktasını taayyün ettirir. “a” eki de “İstanbul” ismine eklenince aynı fiilin nihaî noktasını bildirir.

Yaptığımız bu izah neticesinde görülmektedir ki, “dan” ve “a” ekleri “Erzurum” ve “İstanbul” kelimelerine eklenince bunlara yeni mânalar kazandırırlar. Ama bu eklerin, aynı kelimelere olan intisapları kesilince, herhangi bir mâna ifade edemeyecekleri gayet açıktır. Demek “dan” ve “a” ekleri, diğer iki kelimenin yeni manalarının anlaşılmasına hizmet eden âlet ve vasıtalarıdır. İşte bu iki ek, “kelimenin” “harf" denen sınıfındandır. (“dan”: Mefulun minh-Ayrılma hâli; “a”: Mefulun ileyh-Yaklaşma hâli)

Tekrar aynı cümlemize nahvi bu tahlille, başka bir cihetten bakalım: Misâlimizdeki “Geldim” kelimesini “Ben geldim” şeklinde mütalaâ edecek olursak, “Ben” müpteda ve “Geldim” ise mahkûmun bihtir. Bu “Ben geldim” kaziyesinin sıdkı ve kizbi münakaşa götürür. “Gelme” fiili vakıa, yani gerçeğe mutabık olsa veya olmasa hüküm özelliğini yitirmez; bu kaziye sıdka ve kizbe mahal olur. Gelmişse sıdktır, gelmemişse kizbdir. Fakat “dan” ve “a” harflerinde sıdka ve kizbe mahal olacak hüküm mevcut değildir. Zira, kendilerinde müstakil bir mana yok ki, bu mana üzerine lehte ve aleyhte bir hüküm tahakkuk etsin. Bu sebeple bu ekler, ne müpteda, ne haber, ne mahkumun bih ve ne de mahkumun aleyh olurlar. Demek ki, mana-yı harfî kasdî hükümlere mahkûmun aleyh olamaz. Ancak mahkûmun bih ve mahkûmun aleyh’in maksatlarına vasıta olurlar. Meselâ “geldim” denildiğinde akla gelen “nereye” sualine, “İstanbul’a şeklinde cevap verilir. Buradaki “a” eki gelme fiilinin nihaî noktasının istanbul olduğunu gösterir. Bunun dışında başka bir manası yoktur. Ama mahkûmun aleyh ve mahkûmun bih olan “Ben geldim” cümlesinin hususiyetleri çoktur. Nereye geldim? Geldiğim yerin özellikleri nedir? Gibi hususiyetler ile bu hükmün sıdkı ve kizbi üzerinde inceleme ve tahkikat yapılabilir.

Üstadımızın bu kaide-yi mukarrereyi zikrinden maksad-ı esasisi, bir teşbihden hareket ederek Tevhid’e müteallik şu hakikati izah etmektedir:

Yukarıda mezkûr “dan” ve “a” harfleri, mânaları müstakil kelimelere ilhak edilince onlardan kastedilen manaların anlaşılmasına âlet ve vasıta oldukları gibi, bu istiarî hakikat mucibince bir harf olan "kâinat" da Esma ve Sıfât-ı İlâhiye’ye ait kudsî mana ve maksatların anlaşılmasına bir alet ve vasıta, yani bir aynadır. Demek aklı ve fikri bihuş ve bikarar eyleyen bu âlemin güzelliklerini intaç eden fiillerin faili, mahkumun aleyhi, istinadgâhları ve onların sebeb-i vücudu Sıfat ve Esma-yı İlâhiyye’dir.

Evet, “Şu saray-ı âlem, şu mükemmel, müzeyyen eser; bilbedahe, gayet kemâldeki efale delâlet eder. Çünkü eserdeki kemâlât o ef alin kemâlâtından ileri gelir ve onu gösterir. Kemâl-i efal ise, bizzarure bir Fail-i Mükemmel’e ve O failin kemâl-i esmasına, yani âsâra nisbeten; musavvir, müdebbir, hakîm, rahîm, müzeyyin gibi isimlerin kemâline delâlet eder. İsimlerin ve unvanların kemâli ise, şeksiz ve şüphesiz, o fâilin kemâl-i evsafına delâlet eder. Zira, sıfat mükemmel olmazsa sıfattan neşet eden isimler, unvanlar mükemmel olamaz. Ve o evsafın kemâli, bîlbedahe Şuunat-ı Zatiyye’nin kemâli ise, biilmelyakîn, Zat-ı Zîşuur’un kemâline ve öyle layık bir kemâline delâlet eder ki; o kemâlin ziyası, şuun ve sıfat ve esma ve efal ve âsâr perdelerinden geçtiği halde, şu kâinatta yine bu kadar hüsnü ve cemâli ve kemâli göstermiş.”

Üstadımızın bu izahından da anlaşılacağı gibi kâinatta sergilenen tedbir,tanzim,tedvir,tertip, tavzif, tanzim ve tevzin gibi, kasdî ve şuuri faaliyetlere kâinat mahkûmun aleyh olamaz. Yani bu işleri ve fevkalâde hakimane icraatı kâinat yapıyor denilemez. Bu muazzam fiiller camid, şuursuz ve zelil mahlûkata istinad edilemez. Meselâ; “esbab yarattı, tabiat icad etti, şefkat etti, mevcudat acıdı, güneş merhamet etti” denilemez.

Öyle ise Cenab-ı Hakk'ın esma ve sıfatlarının manalarını mütalaâ etmeye âlet ve vasıta olan bu kâinata -her ne kadar tantanalı ve şa’şaalı görünse bile- felsefeciler gibi mâna-yı ismi ile bakmak ve bu mâna ile tedkikat ve tahkikata girişmek büyük bir hatadır.

“İNSAN” kelimesinin menşei hakkındaki ikinci sualinize gelince: İnsan kelimesi lafzen “Fi’lân” vezninde olup “Beşer” manasına gelmektedir. Bu kelimenin neden alındığında, yani aralarında mânaca münasebet bulunan hangi kelimeden müştak olduğunda ihtilaf vardır.

Hemen şunu ilâve edelim ki, her lafzın mutlaka başka bir kelimeden müştak olması gerekmez. Zira bu halde teselsül lâzım gelir, bu da batıldır. Buna göre “insan” kelimesi için bir iştikak aramağa hacet yoktur. Ama lisan âlimleri, yine de bazı letâfetlere binaen bu kelimeye bir iştikak aramışlardır. Şöyle ki:

1. Mezkûr âlimlerden bazıları, “insan” kelimesinin “İns” den alınmış olduğunu ve sonundaki “an” ekinin de zait bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Bunlardan ehl-i tahkik olanlar ise, “an” ekinin zait olmadığını ve “insan” kelimesinin “İns” lafzının tesniyesi olduğunu söylemişlerdir. Zira, insanların, biri “Hak’la, diğeri “Halk’la olmak üzere iki ünsiyet cihetleri vardır. Çünkü insan ruh cihetinden “Hak” ile, cisim cihetinden de “Halk’la ünsiyet halindedir.

Basra uleması da "filan" vezninde olan "insan" kelimesinin "ins"den müştak olduğunu beyan etmişlerdir.

2. Bazıları da "insan" kelimesinin “ibsâr” ve “ihsas” manalarına gelen “înâs”dan müştak olduğunu ifade etmişlerdir. Zira insanlar eşyaya, ilim yoluyla vakıf, görme vasıtasıyla vâsıl ve hisleri vesilesiyle de müdrik olurlar.

3. Küfe uleması ise, "insan" kelimesinin “nisyan”dan müştaktır. Başındaki bu tarz bir cemisi kullanılmamış ve “Nas”, “Ünas” ve “Ünüs” şeklindeki cemileri istimal edilmiştir. Aynı zamanda “insan” kelimesinin cemi olarak zikredilen “Nas”ın, aslında “Ünas” lafzının muhaffefi olduğu ve lisana hafiflik olsun diye başındaki “Hemae”nin hazfedildiği de ileri sürülmüştür.

Öte taraftan bu “nas” kelimesi hakkında da muhtelif görüşler serdedilmiştir. Şöyle ki:

1. Kendi lafzından müfredi olmayan “nas” kelimesi, “insan” lafzının cemidir ve “ünas” kelimesinin de müradifidir.

2. “Nas” kelimesi, “taharrük” (canlanmak) manasına gelen “neves” lafzından alınmıştır. Bu kelimedeki “vav” harekeli ve makabli de meftuh olduğundan “Elife kalbedilmiş ve “Nas” şeklini almıştır.

3. Bazıları da "nas” kelimesinin “unutmak” manasına gelen “nesy” kelimesinden alındığını ifade etmişlerdir. Bu kelimenin “nas” şekline gelmesi de şöyle olmuştur:

“Nesy” kelimesinin “aynü’l-fili” ile “lâmü’l-fili”, yani “Sin” ile “Ya” harfleri yer değiştirmiş, “Kalb-i mekân bi’l-mekân” yapılmış ve “neys” şeklini almıştır. Daha sonra da “Ya” harfi “Elife kalbedilmiş ve “Nas” hâline gelmiştir. Zaten “Nesy” veya “Nisyan” masdarlarından gelen ism-i fail sigası da “nas” şeklindedir. Bu da lafzen “nas” kelimesinin mutabıkıdır.

İnsanlar verdikleri ahidleri unuttukları için “İnsan” veya “Nas” kelimeleri ile isimlendirilmişlerdir. Nitekim İbn-i Abbas (R.A.)’dan gelen bir rivayet şöyledir:

“İnsan verdiği ahdi unuttuğu için İNSAN ismini almıştır.”

Yine İbn-i Abbas (R.A.)’dan gelen diğer bir rivayet de şöyledir:

“Âdem (A.S.) Allah (C.C.)’a olan ahdini unuttuğu için İNSAN ismini almıştır.”

Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’den; “Âdem (A.S.) unuttu, evlâdı da unutur.” buyurduğu rivayet edilmektedir. Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:

“Andolsun ki daha önce Âdem’e ahid vermiştik, fakat unuttu.” (Tâhâ, 20/115).

O halde “İnsan” ile “Nas” kelimelerinin “Nesy” veya “Nisyan” lafızlarından alınmış olmaları daha kuvvetlidir denilebilir.

Cenab-ı Hakk’ın ihsanı ile bu iki sualinize bu kadar cevap herhalde kâfi gelir mülahazasıyle iktifa ediyorum.

Muhterem Kardeşim, fenn-i harp bugün, artık mutad eslihasını kalemlere; savaş meydanlarını, üniversite koridor ve ilim mahfellerine, matbuat muhitlerine terketti. Milletler, bu silahların gücü nisbetinde, ya devam ediyor yahut yıkılıyor. Bu hengâmda, bütün şer kuvvetlerin “pilot bölge” olarak seçtiği bu mübarek vatanımızda intişar etmekte olan neşriyatımız bir menba-ı hakayıktan ve irfan-ı kudsîden aldığı şerarât-ı kudsiye ile nesillerin kalb ve dimağlarını imar ediyor, tenvir ediyor, hâdiselere karşı -Elhamdülillah- mukavim kılıyor.

Naşirler ve onların muin ve müzahirlerinin bu asırda kemâl-i idrak ile en muteber ve şümullü bir hizmeti, hakimane bir vadide derûhte etmesi, mensuplarını “Hay-ru’n-Nas men yenfeu’n-Nas” sırrına mazhar ediyor. Evet, ab-ı hayat akıtan kalemlerinizle milletin mukaddesat-ı diniye ve vicdan-ı umumiye ve hissiyat-ı milliyesini tahrip eden ehl-i dalalete karşı, millete ölçü kazandırıp muhakeme-i akliyye kapılarını açmak hususundaki mütemadi cehd ve gayretlerinizi tebrik ediyoruz.

Cümlenizi Allah (C.C.)’a emanet eder, dâvanızda ihlâs ve istikâmetle muzafferiyetinizi dilerim.

18 Şubat 1980
Mehmed KIRKINCI

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 10/7/2010
Okunma Sayısı : 3557

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
yedi sifir dort sekiz sekiz bir

mersin escort
ataköy escort
şişli escort
istanbul escort