Vefakâr Kardeşim Ömer Bey

Selamlarınızla birlikte tavsiye ve ikazlarınızı ihtiva eden mektubunuzu aldım. Bunu, vefakârlığınızın ve hamiyetperverliğinizin bir icabı olarak kaleme almanız bu acizi fevkalâde memnun ve mesrur etti. Cidden hasbî, samimi ve ince basiretinizle vuzuha kavuşturduğunuz noktalardaki hassasiyetiniz de ayrıca mucib-i şükrandır. Zira en samimi dost odur ki: İnsanın düşünce ve kanaatlarını mantık ve muhakeme süzgecinden geçirir ve gerekli ikaz ve tavsiyelerde bulunur.

Takdir edersiniz ki; hilkati sehv ile nisyandan terekküb eden insanoğlunun hata ve kusur etmemesi hemen hemen imkânsızdır. İnsan fıtratı icabı menşe-i nisyandır. Bahusus bu acizde mezkûr kaide daha ziyade hükümfermadır.

Sizin gibi insaf ile müzeyyen dostlardan me’mul olan budur ki; fikrimin yanıldığı, kalemimin inhiraf ettiği noktaları tashih ve ta’dil ile yardımda bulunsun. Hizmet telakki ettiğim bu hamiyetinizin berdevam etmesini istirham etmekteyim. Cenab-ı Hak sa’yınızı meşkûr, hizmetinizi bipayan eylesin. Âmin...

İfade ettiğiniz vecihle yanınıza gelen kimselerin hakkımda birtakım tenkit ve ithamlarda bulunarak sizi üzmelerinden de ayrıca müteessir oldum.

Pürhimmet Kardeşim...

Maslahat ve fayda gördüğünüz takdirde, yanınıza gelen kardeşlerimize okumanız niyetiyle Nur’un sizce de malum âli hakikatlarından ve Üstadımızın meşrebine ait düsturlardan bir kısmını arz etmek istiyorum.

Malum-u alileriniz olduğu üzere, bizim için hakaik-ı Kur’aniyenin tebliğ ve neşrinde olduğu gibi vatan ve millete ait meselelerde de yegâne örneğimiz Üstadımız hazretleridir. Evet menba-ı ilim ve hikmet olan üstadımız, emsalsiz feragatiyle, şecaatiyle, merhamet ve şefkatiyle yapmış olduğu bir asra yakın manevi mücahedesinde hiç bir zaman asayişi ihlal edecek şekilde hareket etmediği gibi talebe ve cemaatını da hiç bir zaman devlet ile karşı karşıya getirmemiştir. Bununla da kalmayıp, asayişi ihlal edenleri, karşı gelenleri zaman zaman ikaz etmiş ve idarecilere de hakikatları tebliğ etmekten bigane kalmamıştır.

Nezd-i ukala ve ulemada şayanı takdir ve tebcil olan Üstadımızın bu hizmet metodunu geçmişteki müceddid ye müctehidlerde de müşahede etmekteyiz. Meselâ İmam-ı Rabbani gibi bir müceddidin, kendisini senelerce haps ettiren gayrimüslim bir idareye karşı isyanları önlediği bir vakıadır.

Peygamberimizin devletsiz bir millet içinde gönderilmesi Kader-i İlahinin mezkûr hakikata bir remzi olsa gerektir. Bu meseleye adetullah nokta-yı nazarından bakarsak, Roma’daki gibi bir Aristokrat sınıfın varlığıyla karşılaşılmış olunsaydı, dinin intişarında ciddi maniler çıkabilirdi.

İşte biz de Üstadımızı örnek alarak, hareketimizi onun hakimane ve arifane düsturlarına bina edip, İnayet-i İlahiye ile Kur’an ve iman hizmetinde yürümekteyiz. Evet, bu âciz kardeşiniz bildiğiniz ve ifade ettiğiniz gibi otuz-kırk seneden beri Nur’un ihtiva ettiği gerek imana, gerek ibadete gerek ahlâk ve âdaba ait ali hakikatlarını hiçbir menfi harekete tevessül etmeden karınca kararınca kalp ve vicdanlara, akıl ve idraklere sevdirmeye gayret etmişiz ve ediyoruz. Biz de Üstadımızın yolunda giderek devlet yetkililerini Nurun hakikatlarıyla ikaz ve irşad görevimizi elden geldiği kadar yerine getirmeye gayret göstermişiz. Bu vadide kendilerine yazdığımız mektuplar ve yaptığımız şifahi görüşmeler son olarak hazırlayıp ilgililere takdim ettiğimiz “Nasıl bir Anayasa” broşürü bunun en açık delilidir.

Aziz Efendim...

Bizler Üstadımızın bu tavsiyelerine binaen Nurun hizmetinde yürürken takdir-i İlahi ile maruz kaldığımız ve kalacağımız musibetler ve ızdıraplar kimin eliyle olursa olsun ve hangi niyetle gelirse gelsin hata ve günahla rımıza keffaret sayar, daha bilmediğimiz birçok hikmetlerini de mülahaza eder sabır ve tevekkül ile karşılarız. Üstadımızın yaşadığı tarz-ı hayat ve vaz ettiği düsturlardan anladığım bu ki; bize teveccüh eden zulümler ne kadar şiddet kazanırsa kazansın, başımıza inen musibetler, tazyikler ne derece bizi sıkarsa sıksın devlete karşı gelmemize, onunla mübareze etmemize meşruiyet kazandırmaz. Çünki dediğimiz gibi Kur’an ve iman hakikatlarını bu millete mal etmenin yolu, hareketlerimizi kin ve iğbirara bina etmeden, fitne ve fesadı uyandırmadan, ilim ile, hikmet ile, hilm ile ve sabır ile hareket etmektir. Malum ya;

“Medenilere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir.”

Üstadımızın bu husustaki muhtelif tavsiye ve ikazlarından bir numune olarak aşağıdaki satırları takdim etmek isterim.

“Artık bu yolda, hizmet-i imaniyede onlar devam edecekler. Ve benim maddi ve manevi her şeyden feragat mesleğimden ayrılmayacaklardır. Yalnız ve yalnız Allah rızası için çalışacaklardır."

"Benimle beraber çok talebelerim de türlü türlü musibetlere eza ve cefalara maruz kaldılar. Ağır imtihanlar geçirdiler. Benim gibi onlar da bütün haksızlıklara ve haksız hareket edenlere karşı bütün haklarını helal etmelerini isterim. Çünki onlar bilmeyerek Kader-i İlahinin sırlarına, derin tecellilerine akıl erdiremeyerek bizim davamıza hakaik-ı imaniyenin intişarına hizmet ettiler. Bizim vazifemiz onlar için yalnız hidayet temennisinden ibarettir. Bize eza ve cefa edenlere karşı hiç bir talebemin kalbinde zerre kadar intikam emeli beslememesini ve onlara mukabil Risale-i Nur'a sadakat ve sebatla çalışmalarını tavsiye ederim.”

Pürdikkat Kardeşim.

Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, insanı intibaha davet eden sebeplerden birisi, belki de en birincisi tarihin korkunç ibretli sayfalarını daima göz önünde bulundurmasıdır. Bu, hâdiselerin ruhunu anlayıp mizana vurmada en doğru ve esaslı bir mihenktir. Evet, devr-i saâdetten bu yana, İslamiyeti içinden yıkmak isteyen müfsidler, daima suret-i haktan görünüp hak ve hakikati perde yaparak hareket etmişlerdir. Şimdi de memleketimizde menbaları belli, zihniyetleri menfi samimiyetsiz bir takım zümrelerin devleti yıkma faaliyetlerinde hakkı perde yaparak çalıştıklarını müşahade etmekteyiz. Bu kimseler aslında “müteharrik-i bizzat değildir, bil vasıta müteharriktirler.” Ben bu faaliyetlerin düşman hesabına geçmesinden endişe duyuyorum. Eğer, Allah korusun bunlar bu çatıyı yıkmada muvaffak olurlarsa altında kendileriyle beraber nice masumların kalıp ezilecekleri pek meçhul değildir.

Muhterem Efendim...

Bizim devletin yanında yer almamızı tenkit mevzu yapanlar için Üstadımızın Uhuvvet Risalesindeki şu harika teşbihini arz etmekte fayda görüyorum. Üstadımız şöyle buyuruyor:

“Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz masum bir cani var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeğe çalışan bir adamın, ne derece zulm ettiğini bilirsin. Ve zalimliğini semavata işittirecek derecede bağıracaksın. Hatta birtek masum dokuz cani olsa; yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz."

"Aynen öyle de; Sen, bir hane-i Rabbaniye ve bir sefine-i İlahiye olan bir müminin vücudunda iman ve İslamiyet ve komşuluk gibi dokuz değil, belki yirmi sıfat-ı masume varken; sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir cani sıfatı yüzünden ona kin ve adavet bağlamakla o hane-i maneviye-i vücudun manen gark ve ihrakına, tahrip ve batmasına teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi şeni’ ve gaddar bir zulümdür.”

İşte bunun gibi, cemaat veya devlet de şahsı manevi olarak bir fert gibidir. Onun da iyi ve kötü, faydalı ve zararlı, masum ve cani gibi halleri ve sıfatlan vardır. Mezkûr kaideye binaen devletin bazı hatalarından dolayı onu batırmaya çalışmak, bir ferde kıyas edilemeyecek kadar şeni’ ve gaddar bir zulümdür.

Demek bizim, devletin yanında yer almamız, onun nameşru olan hâllerini tasvip ettiğimiz manasına gelmez. Binaenaleyh biz, devleti tahrip etmek isteyenlerin yanında yer alamadığımıza göre yerimiz neresi olacaktır? Malum ya bu işin ortası yoktur. Çünki bitarafane hareket şıkk-ı muhalifi iltizam eder. Evet, terazinin iki kefesi var; birisinin hıffeti diğerinin hesabına geçer.

Din ve vicdanımızın muktezası olarak bu milletin imanına bütün şube ve kadrolarıyla musallat olan şu kebairler, iffet ve ahlakına musallat olan şu sefahet ve rezaletler en az o insanlar kadar bizi de muzdarip ediyor. Bu ızdırabın dinmesi, bu eseflerin sönmesi, bu erimelerin çaresi ve bu hastalıkların tedavisi ancak ve ancak iman ve Kur’an hakikatlarınm fert ve cemiyete, daha doğrusu vicdan-ı umumiyeye hakim olmasıyladır. Bu ise dahildeki istikrarın, sulh ve musalahanm mümkün olduğu kadar teminine vabestedir. Nur talebeleri olarak bizim en büyük vazifelerimizden biri de asayişin temini, huzur ve emniyetin tesisidir. Keşmekeşlik ve huzursuzluk kimden ve hangi menbadan kaynaklanırsa kaynaklansın, kanımızı içen düşmanın hesabına geçer. Evet, Üstadımızın dediği gibi; iki elimiz var, yüz elimiz de olsa ancak Nura kafi gelir. Hiç bir cihetle zor kullanmaya, hırçınlık çıkartmaya hakkımız ve selahiyetimiz yoktur. Evet; Nur talebeleri asayişin manevi bekçileridir. Bu hakikat dün geçerli olduğu gibi bugün de geçerlidir, yarın da geçerliliğini muhafaza edecektir.

Muhterem Efendim...

Sizi ziyaret eden kardeşlerin hakkımda ileri sürdükleri “Devlete yetki verdiğim” iddiasına da kısaca temas etmek isterim.

Evvelâ, iki noktada zuhul etmişler; birincisi, devlete karşı gelenleri tenkit ve tecziye selahiyetini Peygamber Efendimiz vermişken bana atfediyorlar. Diğeri ise; hadis-i şerifin istihdaf ettiği gençler, devleti yıkmaya teşebbüs eden asi ve bozguncu kimseler olduklarını düşünememişler. Zaten dine din için hizmet edenler devlete isyanı tahayyül dahi etmezler ki, hadis-i şerifteki tenkit ve tecziyenin şümulüne girsinler.

Kaldı ki; bizim eserdeki muhatabımız, malum ayetin zahir manasını perde yaparak tekfire cüret edenler, hakkı batıl, batılı hak göstererek nakil ve vicdanın ittifakıyle darü’l-İslam olan bu memleketi darü’1-harp ilan edenler, âyet ve hadis ile farziyeti teyid edilen Cuma gibi azim bir ibadetten ehl-i imanı mahrum bırakanlar ve müslümanları isyana teşvik ederek devlet ile karşı karşıya getirmek isteyenler, hâsılı şu memleketi şuurlu olarak belli bir noktaya götürmeye gayret edenlerdir.

Bu kardeşlerimiz bizim yazdığımız hakikatlarla, yukarıda sözünü ettiğimiz hain çevrelerin piyasaya sürdüğü iddiaları Edille-i Şeriyye mizanıyla tartsalar, zannederim bizi takdir etmeseler de tekdir de etmeyeceklerdir.

Hakikatları ters göstermek isteyen bozgunculara karşı bu kardeşlerimizin de bizim kadar karşı olmaları lâzım gelirken, bizi tekdir etmelerinin sebebini doğrusu anlayamadık.

Tekrar binler selam eder, siz ve muhiblerinizi Allah’a emanet ederim.

Kasım 1985
Mehmed KIRKINCI

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 10/7/2010
Okunma Sayısı : 3872

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
yedi alti uc iki sekiz sekiz

mersin escort
ataköy escort
şişli escort
istanbul escort