Bediüzzaman Kimdir, Davası, Gayesi ve Mürşidler Âlemindeki Makamı Nedir?

Böyle bir soruyla, karşımıza büyük ve küllî bir mes’ele çıkar. Zira o Zât bir-iki veya bir kaç meziyeti hâvi bir ferd değil, bilâkis her biri bir umman olan pek çok meziyet ve vasıfları hâiz bir ferdi feriddir.

Hilkatin kendisine bahş ve ihsan ettiği ulvî cihetlere atf-ı nazar ettiğimizde:

İnsanı en çok meftun eden ve O’nu o küllî şeref ve mertebeye yükselten meziyetleri arasında güneş gibi parlayan, en mümtaz vasfı, imanıdır. O,mârifet ve muhabbet-i İlâhiye itibariyle engin tefekkürü, büyük tevekkülü,azamî ihlâsı, yüce sadâkati, zengin muhakemesi ile cidden bir hilkat nâdiresidir. O, sadece mümtaz bir âlim değil, aynı zamanda muhakkik bir mütefekkirdir. Mükemmel bir arif olduğu kadar fevkalâde bir ediptir. Yüksek ahlâk seciyeleri yanında, üstün bir zekâ ve deha sahibidir.

Evet, O zât, İbrahim Edhem hazretleri gibi sadece muttaki bir âbid ve dünyayı terketmiş bir zâhid değil, aynı zamanda mücahid bir mürşittir. İlim ve irfan bakımından ise adeta bir Gazali, bir Râzi ve bir Kâzi’dir.Hikmet ve felsefe cihetinde bir Sokrat, bir İbn-i Rüşd ve bir İbn-i Sina’dır. Tebliğ ve ikaz vadisinde ise, bir Mevlâna’dır. Tecdid ve mücâhedede sanki bir Ahmed-i Faruki’dir. Tabiri caiz ise O, selefdeki mürşidlerin ve müceddidlerin hakiki bir vârisidir. Evet, bir arap şiirinde denildiği gibi, “bütün âlemi bir şahsiyette toplamak Cenâb-ı Hakk’a zor gelmez.”

O’na uyanık bir vicdan ile dikkat ederseniz, nice âlimlerin, ariflerin ve mürşidlerin feyiz ve mârifetlerini onda müşahede edebilirsiniz. Buna şahidim,doksan seneye yakın bereketli ömrü ve yüz küsur parçadan mürekkeb şaheser külliyatıdır.

O zât, bu şaheser külliyatıyla kıyamete kadar pâyidar olacak büyük bir tecdid hareketini başarmış, ilim ve hikmet üzerine müesses bir İslâm mektebi kurmuştur. Fikirlerin ve vicdanların küsûfa tutulduğu şu asırda, Bediüzzaman denilen bu ulu mürşid, İslâm âleminde yeni bir irşâd ve tebliğ hareketi başlatmıştır.

Bediüzzaman, mânevîyat âleminde bir sultandır; irşâd âleminde bir müceddiddir.İnsanlığı kuşatan bütün küfür ve dalâlet buzlarını eriterek, buasrı ilim ve irfanıyla bereketlendiren bir güneştir.

Nurs Köyü’nün yalçın, geçit vermez, sert ve ihtişamlı kayaları ufkundan doğan bu güneş, insanların çorak çöllere dönmüş fikir ve kalplerini cennet bahçelerine çevirdi. Fıtraten sahip olduğu hamiyeti yanında, hususî bir Kur’an ilmine mazhar olması ona bu milletin imanına hizmet gibi azim bir vazifenin sorumluluğunu yükledi.

O, Kur’an-ı Azimüşşân’ın uçsuz bucaksız hakikat denizinden insanlığın istifadesine, nefsî, ruhî, vicdanî, ferdî, ailevî, içtimaî, siyasî hayatımızı her cihetle aydınlatacak yüksek esasları ve ulvî düsturları hâvi, Risale-i Nur gibi bir irfan hazinesini sundu.

Başlatmış olduğu ilim ve irfan hareketiyle, bugün sayıları milyonları aşan, hatta ülke sınırlarını taşan nurlu, faziletli, vatanperver, iffetli, hamiyetli,faal, gayretli bir cemaat tesis etti.

İlim ve mârifette, hikmet ve felsefede, irşâd ve mücâhedede yeni bir çığır açtı.

Davasının ulviyeti, hamiyetinin yüksekliği, fikrinin keskinliği, ilminin derinliği, sarsılmaz imanı, tarife sığmayan cehd ve gayreti ile asra ismini nakşetti, Bediüzzaman oldu.

Bütün hayatında emaneti, imanı, emniyeti, ihlâsı, itidali, ciddiyeti, şecaati,feraseti, istikameti ders verdi.

Dost ve düşmanlarına kemâlâtını tescil ettirdi. Ruhundaki ulvî vecd,beyanındaki coşkunluk, fikirlerindeki kudsiyet yeni bir devir açtı. Ruhunda yanan meş’ale, vicdanında doğan ilahî cezbe asrı çalkaladı. Karanlıkta olanları ışığıyla aydınlattı. Selim kalpleri nurlandırdı.

Barla kürsüsünden, Çam dağının tedris rahlesinden öyle bir saba rüzgârı esti ki, ruhları şifalandırdı, gönülleri zevk ve sürura gark etti. Bu öylesine aheste, öylesine lâtif bir seher yeli idi ki kalplere hidâyet ve sürür, idraklara ilim ve mârifet, vicdanlara insaf ve basiret getirdi.

Bu nazenin mârifetlere müncezib gönüllerden, gaflet ve cehaletin bütün izlerini söküp çıkardı.

O burç ve ufuklardan esen saba rüzgârı, fertlere gaye ve dava, cemaatlere hedef ve reaksiyon getirdi. Onlara sanki yeni bir ruh, yeni bir kudret ve kuvvet nefhetti. Anadolu’yu heyecanla vecde getirdi.

Evet, O Zât, dünya sarayının, Anadolu kürsüsünde yüksek bir nutuk okudu. O nutkun aslı ve kökü ne şarkta ne de garptaydı. Doğrudan doğruyaKur’an ve Sünnetten alınmaydı. Bu nutkun yankısı insanlık semasında çınladı,Avrupa, Amerika ve Asya’dan sesler getirdi. Nutkun mahiyeti ve natıkın maksadı ise, bütün kâinatın, Allah’ın varlığına ve birliğine dair manevî şehadetlerini ve teşbihlerini asrın insanlarına dinlettirmekti.

Elhasıl, şarkı ve garbı kendisine hürmetkâr kılan böyle bir dehanın Anadoludan zuhuru, bizler için Rabbani bir ihsan ve ilahi bir mevhibe idi.

Bediüzzaman’ın tecdid hizmeti

Evet, Bediüzzaman Hazretleri, 1400 senedir âlem-i İslâmı ayakta tutan müceddidler silsilesinin asrımızdaki mümessilidir. O, irşâd sahasında,Resûlullah’ın gerçek bir vârisidir. Kendi beyanıyla, tarikat berzahına uğramadan ilhamını, doğrudan doğruya Kur’an’dan ve Sünnetten almıştır:

Zaten üveysî bir surette doğrudan doğruya hakikat dersimi “Gavs-ı A’zam (K.S.) ve Zeynelâbidin (R.A.) ve Hasan Hüseyin (R.A.)” vasıtasıyla “İmam-ı Ali (R.A.)”den almışım.Onun için, hizmet ettiğimiz daire, onların dairesidir”  (Emirdağ Lâhikası I)

Bundan dolayı, Bediüzzaman Hazretleri’nin irşâdı, sair mürşidlerden farklıdır. Evet, o büyük mürşid, bütün hayatı boyunca, kendisine bahşedilen ilm-i Kur’ânîye ve hizmet-i imâniye ile meşgul olmuş, dünyevî ve siyasî cereyanlardan müstağni kalmıştır. Bu hakikati O’nun şu veciz ifadelerinde müşahede ediyoruz:

Hayat-ı ebediyeyi kazanmakta en birinci vasıta ve saadet-i ebediyenin anahtarı imandır; ona çalışmak lâzım geliyor.Fakat ilim itibariyle insanlara dahi bir menfaat dokundurmak için şer’an hizmete mükellef olduğumdan, hizmet etmek isterim. Lâkin o hizmet, ya hayat-ı içtimaîye ve dünyeviyeye ait olacak; o ise elimden gelmez. Hem fırtınalı bir zamanda, sağlam hizmet edilmez. Onun için o ciheti bırakıp, en mühim, en lüzumlu, en selâmeti olan imana hizmet cihetini tercih ettim” (Mektubat)

Bediüzzaman Hazretleri’nin imani sahadaki fütuhatı, tarihte eşine rastlanmayan,dengi olmayan bir tecdid ve irşâd hareketidir.

O zât, asrın insanlarına imanın, İslâmiyetin bütün şubelerinde, yeni yeni izahlar getiren dinî, ilmî ve millî öyle bir hazine bıraktı ki, artık ne şu ideoloji, ne bu doktrin, ne o sistem, hülasa hiçbir batıl düşünce, bu hakikatlar karşısında duramıyor ve ilelebed duramayacaktır.

Bütün saadetlerin, hidâyetlerin, hakikatlarm, esrar ve hikmetlerin menbaının Kur’an olduğunu, öyle kuvvetli ders veriyor ve ilân ediyor ki, artık bütün galibiyet hakkı, ne şunun, ne bunun değil, ezelden ebede kadar Kur’an’ındır.

İnsanların irşâd ve hidayetine vesile olan bu mârifetler, yüksek bir kemâlatın tezahürüdür. O’nun bu hizmeti, sadece bir millet yahut bir sınıf hesabına değil, bütün insanlık nâmınadır.

O’nun en büyük hasmı; cehalettir, dalâlettir, ihtilaftır. Elmas kılıcını cehaletin, imansızlığın ve anarşizmin başına vurmuştur.

O, gönülleri aşk ve şevk içinde mecz ederek, sulh ve selâmeti temin ile müslümanları bir gayede birleştirmiştir.

En beliğ ve en fasih ifadelerle Müslümanları ikaz etmiş; kin, nifak, şikak ve ihtilâfın hikmet ve hakikat nazarında ne kadar zararlı olduğunu en canlı ve müessir misallerle gözler önüne sermiştir.

Böylece, Kur’an-ı Azimüşşan’ın mü’minlerin uhuvvetine, ittihad ve muhabbetine ne derece ehemmiyet verdiğini muhteşem bir üslûb içerisinde göstermiş; ehl-i insafı ve ehl-i vicdanı dikkate sevkederek, İslâm dinini bir tevhid dini ve bir uhuvvet ve muhabbet dini olduğunu ortaya koymuştur.

Bediüzzaman Hazretleri, ilim ve irfan yuvalarının sön-dürüldüğü bir hengâmda, geçmiş ile geleceği birleştiren tarihî bağların kopanldığı bir anda, şefkat ve hürmet mefhumlarının zedelendiği bir zamanda, ahlâk ve hayâ ile istihza edildiği bir demde, yatağından fırlayan bir arslan gibi cihad meydanına atılmış, neşrettiği Kur’an Nurlarıyla batı kaynaklı bütün şüphe ve tereddütleri defetmiş, şu milleti düştüğü, daha doğrusu düşürüldüğü, bu elim vaziyetten Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez nuru ile kurtarmaya muvaffak olmuştur.

Kendi ifadesiyle: “Elleri bağlı, zaif ve hasta bir tek adama ordular taarruz ettiği” halde, O, bu gayesinden dönmemiş, davasından zerre kadar taviz vermemiş, eğilmemiş, yılmamış ve yıkılmamıştır. Çünkü O, izzeti imaniyesinden gelen büyük bir şehametle, gizli zındıka komitelerini târümâr etmiş ve bütün planlarını akim bırakmıştır. Onun beşer takatinin -üstündeki bu harika metanet ve gayretini, sabır ve tahammülünü, celâdet ve şecaatini tarih hakkıyla takdir edip, hayranlıkla yâd edecektir.

Evet, senelerce şer kuvvetlerin bu milletin tarihine, mukaddesatına, iffetine,ibadetine, ulvî seciyelerine yaptığı korkunç hücuma karşı, Bediüzzaman Hazretleri dağlarvari metaneti ile seddolmuştur. Dâhilî ve harici bütün hücumlar, o Kur’ânî şedden gedik açamamışlar ve geri çekilmişlerdir.

Cemil Meriç ne diyor?

Keskin nazarlı, takdirşinas mütefekkirimiz merhum Cemil Meriç O’nun bu manevî mücâhedesini şöyle dile getiriyor:

Yakın tarihimiz tek bir mücahid tanımıştır: Said Nursî!...Bir asra yakın, her kahra, her cefâya göğüs gererek mücadele eden biricik dava adamı. Yalçın bir ifade, taviz vermeyen bir mizaç; tefekkür ve imân kalesi. Söndürülmek istenen mukaddes ateş, onun güçlü sesiyle meş’aleleşir. Anadolu insanının gönlünde bir remz olur Said Nursi. Deccallara meydan okuyan imanın remzi. Asırları kucaklayan bir tefekkürün çağdaş idrâke seslenişi, yaralanan bir idrâke, yabancılaşmış bir idrâke...

Cesarete susayan insanımız an’anevi irfanının bu pervasız temsilcisinde, asırlardır aradığı ihlâsı, feragati, bir dava uğruna nefsini feda etmek celâdetini buldu.

Nur mekteb-i irfanının talebeleri, Bediüzzaman’ın bu eserlerini irşâd sahasında kalp ve gönüllere ulaştırıyorlar.

Said Nursi’nin kitapları tahkiki imanın birer kalesi kendi gönlümüzden, kendi toprağımızdan fışkıran saf bir kaynak.

Said Nursi İslâm irfanının cihanşümul hakikatlarını risalelerinde toplamış. Üstad, şimşek pırıltılanyla aydınlanan karanlık bölgelerde büyük bir güvenle dolaşıyor. Üslup, keşif ve izahlar inandırıcı.

Bediüzzaman Said Nursi gerçek bir mütefekkirdir. Bediüzzaman gibi mütefekkir her asırda bir gelir.

Onun tefekkürüne bütün eserleri ve yaşadığı hayat seyri en beliğ delildir.

Üstad şefkatle bağrına basıyor insanı, içine girdikten sonra Risale-i Nur hakikatlarını yaşamak kolaylaşıyor.”

Cenâb-ı Hak O’na öyle harikulade meziyetler lütfetmiş ki, onların takdirinde akıllar hayrette kalır. Hangi bir sıfatı takdire şayan değil ki? O güneş gibi imanı mı? insaniyetin kurtuluşuna çırpınan ulüvvü himmeti mi? Kendine yapılan zulümler karşısında sarsılmayan metaneti mi? Davası uğrunda hayatını gözden çıkaran feragati mı? Zâlimleri dehşete düşüren celâdeti mi? Engin tefekkürü mü, keskin nazarı mı? Küfrün buzlarını eriten ilim ve irfanı mı?

Evet, şahsiyetini bir hâle gibi kuşatan, bu ulvi meziyetlerin hangisinin daha fazla takdire şâyân olduğunda, akıl mütehayyir kalıyor.

Bediüzzaman’ın engin bir tefekkürü vardı

Bediüzzaman Hazretleri’nin en bariz bir hususiyeti, esma-i ilâhiyenin kâinatta tecelli eden engin temaşası ve zengin tefekkürüdür.

Fesübhanallah, o ne derin tefekkür, o ne yüce zevk, o ne ulvî sürür, o ne muazzez temaşadır.

Bediüzzaman Hazretleri, âlem sahralarında sergilenen âsâr-ı ilâhiyenin güzelliklerine pek meftun idi. O, esrarengiz ruhaniyeti içerisinde daima münzevi, daima yalnız kalmayı arzu eder, devamlı tefekkür ve tezekkürle meşgul olurdu. Fikri ve nazarı daima uyanıktı. Engin tefekküründen damlayan mârifetler, tereşşuh eden feyizler; kurak çöllere, kumlu sahralara dökülen yağmurlar gibi, hüzünlü ve kasvetli kalpleri ihya ediyordu.

O’nun efkâr-ı safiyesi gibi, kuvve-i hayâliyesi de pek geniş idi; fezaları içine alırdı.

Seyir ve temaşadan had safhada zevk alırdı.

Etrafa nazar gezdirdikçe, sanki ufuklar ona tebessüm ederdi. İler adım attıkça âlemdeki âsâr-ı ilâhiyeyi, hayret nazarıyla süzerdi. Hissiyatına karşı arz-ı endam eden, şu göklere kadar yükselen heybetli dağları, yeşil zümrütle perdelenmiş o güzel sahraları, rengârenk çiçekleri, çimenleri seyretmek,O’nun için cennetâsa bir keyfiyetti. Bu bakımdan O, dağların şahikalarını kendisine menzil yapmıştı. Bu konakları saraylara değişmezdi. Kur’an’dan tefeyyüz ettiği fikirleri, nurdan birer sütun halinde, bu menzillerden fezalara

yükseliyordu. Bunlar içerisinde Çam Dağı’nın hususî bir yeri vardı.Evet, Çam Dağı’nda geçirdiği o ıssız gecelerde, heybetli bir sükût içerisinde,yıldızlar âleminin azamet-i ilâhiyeyi ilan eden hikmet-feşan sözlerini dinliyordu.O engin tefekküründen fışkıran lavlar ile rikkatli gönülleri eritiyor,hisleri alevlendiriyor, berraklaştırıyor, şevke getiriyordu. Artık o lavların ulaşamayacağı hiç bir ülke, hiç bir kıt’a kalmayacaktır. Çelikten, demirden kal’alar yapıp içlerine de girseler, radyoaktif ışınlar gibi nüfuz eden o lavların tesirinden kurtulamayacaklardır.

O’nun engin tefekküründen bir tabloyu beraber mütalâa edelim:

Bir bahar mevsiminde, garîbane, mütefekkirâne seyahata gidiyordum. Bir tepeciğin eteğinden geçerken, parlak bir sarıçiçek nazarıma ilişti. Eskiden vatanımda ve sair memleketlerde gördüğüm o cins sarıçiçekleri derhâtır ettirdi. Şöyle bir mâna kalbe geldi ki:

Bu çiçek kimin turrası ise, kimin sikkesi ise ve kimin mührü ise ve kimin nakşı ise, elbette bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler, onun mühürleridir, sikkeleridir. Şu mühür tahayyülünden sonra şöyle bir tasavvur geldi ki: Nasıl bir mühür ile mühürlenmiş bir mektup; o mühür, o mektubun sahibini gösterir. Öyle de; şu çiçek, bir mühr-ü Rahmânîdir. Şu envâ-ı nakışlarla ve manidar nebatat satırlarıyle yazılan şu tepecik

dahi, bu çiçek Sâniinin mektubudur. Hem şu tepecik dahi bir mühürdür. Şu sahra ve ova bir mektub-u Rahmânî hey’âtını aldı. İş bu tasavvurdan şöyle bir hakikat zihne geldi ki: Herbir şey, bir mühr-ü Rabbanî hükmünde bütün eşyayı kendi Halikına isnad eder. Kendi kâtibinin mektubu olduğunu isbat eder.İşte herbir şey, öyle bir pencere-i tevhiddir ki, bütün eşyayı bir Vâhid-i Ehad’e mal eder. Demek herbir şeyde, hususan

zîhayatlarda öyle hârika bir nakış, öyle mucizekâr bir san’at var ki: Onu öyle yapan ve öyle manidar nakşeden, bütün eşyayı yapabilir ve bütün eşyayı yapan, elbette O olacaktır.Demek bütün eşyayı yapamayan, birtek şey’i îcad edemez.

İşte ey gafil! Şu kâinatın yüzüne bak ki: Birbiri içinde hadsiz mektubat-ı samedaniyye hükmünde olan sahâif-i mevcudat ve her bir mektup üstünde hadsiz sikke-i tevhid mühürleriyle temhir edilmiş. Bütün bu mühürlerin şehadetlerini kim tekzib edebilir! Hangi kuvvet onları susturabilir! Kalb kulağı ile hangisini dinlesen eşhedü en lâ ilahe illallah dediğini işitirsin.” (Sözler)

Şimdi bak çeşmelere, çaylara, ırmaklara...

Yerden, dağlardan kaynamaları tesadüfî değildir. Çünki Onlara terettüb eden âsar-ı rahmet olan faidelerin ve semerelerin şehadetiyle ve dağlarda bir mizan-ı hacetle iddiharlarının ifadesi ile ve bir mîzan-ı hikmetle gönderilmelerinin delaletiyle gösteriliyor ki; bir Rabb-ı Hakim’in teshiriyle ve iddihariyledir. Ve kaynamaları ise, O’nun emrine heyecanla imtisal etmeleridir.

Şimdi yerdeki bütün taşların ve cevahirlerin ve mâdenlerin envâına bak. Bunların tezyinatları ve menfaatli hasiyetleri bir Sâni-i Hakîm’in tezyini ile, tertibi ile, tedbiri ile, tasviri ile olduğunu, onlara müteallik hakîmane faideleri ve mesalih-i hayatiyye ve levâzımât-ı insaniyye ve hâcât-ı hayvaniyeye muvafık bir tarzda ihzarları gösteriyor.

Şimdi çiçeklere, meyvelere bak! Bunların gülümsemeleri ve tadları ve güzellikleri ve nakışları ve koku vermeleri; bir Sâni-i Kerim’in, bir Mün’im-i Rahim’in sofrasında birer tarife, birer davetname hükmünde olarak muhtelif renk ve koku ve tadlarla her nev’e ayrı ayrı tarife ve davetname olarak verilmiştir.

Şimdi kuşlara bak! Onların söyleşmeleri ve cıvıldaşmaları,bir Sâni-i Hakim’in intak ve söyletmesi olduğuna delil-i kati ise, hayret verir bir tarzda birbirine o seslerle müdâvele-i hissiyat ve ifade-i maksat etmeleridir.

Şimdi bulutlara bak. Yağmurun şıpıtıları, mânâsız bir ses olmadığına ve şimşek ile gök gürlemesi, boş bir gürültü olmadığına kat’î delil ise, hâlî bir boşlukta o acaibi îcad etmek ve onlardan âb-ı hayat hükmündeki damlaları sağmak ve zemin yüzündeki muhtaç ve müştak zîhayatlara emzirmek, gösteriyor ki: O şırıltı, o gürültü gayet manidar ve hikmettardır ki:bir Rabb-ı Kerîm’in emriyle, müştaklara o yağmur bağırıyor ki: Sizlere müjde, geliyoruz!... mânasını ifade ederler.

Şimdi göğe bak! Gök içinde hadsiz ecramdan yalnız Kamere dikkat et! Onun hareketi, bir Kadîr-i Hakîm’in emriyle olduğu, ona müteallik ve yeryüzüne ait mühim hikmetlerdir ki, başka yerde beyan ettiğimizden kısa kesiyoruz.

İşte ziyadan tut, tâ Kamere kadar saydığımız külli unsurlar gayet geniş bir tarzda ve büyük bir mikyasta bir pencere açar. Bir Vâcib’ül-Vücud’un vahdetini ve kemal-i kudretini ve azamet-i saltanatını gösterir, ilân ederler.

İşte ey gafil! Eğer bu ğök gürlemesi gibi bu sadayı susturabilirsen ve güneşin ışığı gibi parlak o ziyayı söndürebilirsen,Allah’ı unut! Yoksa aklını başına al!” (sözler)

Şu ifadelerin zerafetiyle lafızların akıcılığı, terkiplerin güzelliği, mânâların inceliği, bir ahenk içerisinde nağmeli bülbüller gibi gönül âlemlerine konup kalkıyorlar.

Mazinin lisanından akıp gelen bu hakikatlar, halihazırda herkesin kulağına ve dimağına hitab ettiği gibi, istikbalin idrâkine de aşk ile şevk ile doluşacaktır. Ve ruhları cezbedip istidatları ateşleyecektir.

Bediüzzaman’ın şefkat ve merhameti

Bediüzzaman Hazretleri’nin insanı en çok hayrette bırakan vasıflarından biri de, O’nun o hudutsuz şefkati, güneş gibi merhameti ve kendisine zulmedenleri bile affetmesidir. O’nun yegâne düşmanı, küfür ve dalâlet idi.

O’nun ruhunda, ne kadar kusurlu ve günahkâr da olsalar, ehl-i imana karşı kin ve öfke yoktu, adâvet, gayz ve intikam gibi hislerden müberra idi.Çünkü O’nun vicdanında şefkat, merhamet, rıfk ve mülâyemet hâkimdi.

Evet, bir dava adamının en büyük sıfatlarından biri affetmektir. Afen güzel bir haslettir. Affın lezzeti, intikam lezzetinden çoktur. Af, büyüklüğün şânıdır. Dava adamı ise büyüktür. Malumdur ki, dünyada insan için en çetin, en zor birşey varsa, o da kendisine hıyanet edenleri, hayatına kasd edenleri, haysiyet ve şerefiyle oynayanları affet-mesidir. Bu her kişinin değil,peygamberlerin ve onlara kemaliyle vâris olan er kişilerin kârıdır.

Şu rikkat ve merhamet yüklü ifadelere bakınız ki, böyle bir şefkat kahramanı kendisine kötülük ve hıyanet edenleri nasıl affetmiş:

Madem ki, nur-u hakikat imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor, bir Said değil bin Said feda olsun. Yirmisekiz sene çektiğim ezâ ve cefâlar, maruz kaldığım işkenceler, katlandığım musibetler helâl olsun. Bana zulmedenlerin, beni kasaba kasaba dolaştıranların, hakaret edenlerin, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlerin, zindanlarda bana yer hazırlayanların hepsine hakkımı helâl ettim.” (Emirdağı Lahikası) Demek ki, Bediüzzaman Hazretleri, ilim, irfan, celadet, âl-i cenablık gibi âli seciyelerde örnek bir insan olması yanında, şefkat, merhamet ve rikkatin de zirvesine çıkmıştır.

Bu noktaya kadar, Bediüzzaman Hazretleri’nin davasını, gayesini ve makamını denizden bir katre nevinden ifade etmeye gayret ettim. Fakat mukarrer bir kaidedir ki, herhangi bir zâtın kemâlatını en iyi tarif eden, bizzat kendi eserleridir, bu kaideye binaen, Bediüzzaman Hazretlerini lâyıkıyla tanımanın en iyi yolu, O’nun telif ettiği Nur Külliyatını dikkatli bir nazarla tetkik ve tahkik etmektir.

Evet, bütün Risale-i Nur Külliyatı baştan sona ilim ve mârifetin binler örnekleriyle doludur. Onlardan bir nümune:

Ey vesveseli arkadaş! Gel, bu azim sarayın nakışlarına dikkat et ve bütün bu şehrin zînetlerine bak ve bütün bu âlemin san’atlarını tefekkür et! İşte bak: Eğer nihayetsiz mu’cizeleri ve hünerleri olan gizli bir zâtın kalemi işlemezse, bu nakışları sair şuursuz sebeplere, kör tesadüfe, sağır tabiata verilse, o vakit ya bu memleketin herbir taşı, herbir otu, öyle muciznüma nakkaş, öyle bir harikulade kâtib olması lazım gelir ki, bir harfte bin kitabı yazabilsin, bir nakışta milyonlar san’atı dercedebilsin.Çünki, bak bu taşlardaki nakşa, herbirisinde bütün sarayın nakışları var, bütün şehrin tanzimat kanunları var,bütün memleketin teşkilat programları var. Demek bu nakışları yapmak, bütün memleketi yapmak kadar harikadır. Öyle ise, herbir nakış, herbir san’at, o gizli zâtın bir ilannamesidir bir hatemidir.

Madem bir harf kâtibini göstermeksizin olmaz. San’atlı bir nakış, nakkaşını bildirmemek olmaz... Nasıl olur ki bir harfte koca bir kitabı yazan, bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkaş,kendi kitabiyle ve nakşiyle bilinmesin...” (Sözler)

Bu nasıl bir hikmet levhasıdır? Şu satırlardan, fışkıran mârifet nuru ne kadar feyizli, ne kadar letafetlidir.

Her satırında nice hikmet ve irfan nişanesi taşıyan ve her cümlesinde pek çok hüccet ve burhan bulunan şu acib ifadeler, mütefekkir bir insana,bu kâinatı ilâhî bir köşk şeklinde tahayyül ettiriyor.

Doğrusu, insan şu hakikatlara nazar ettikçe, kendini ayrı bir mânevîyat ikliminde bulunur.

Gönüllerde saadet baharı, kalblerde huzur ve sürür goncaları açılıyor.Sinelerde esrarın gülleri, seher yeli gibi aheste aheste ihtizaza geliyor.

Diğer bir misâl:

Kat’iyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi Îman-ı Billahtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, Îman-ı Billah içindeki Mârifetullahtır. Cinn ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o Mârifetullah içindeki Muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç,o Muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir. Evet bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve safi lezzet elbette Mârifetullah ve Muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz.

Cenab-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete,envâra, esrâra; ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen; nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama mânen ve maddeten mübtela olur. Evet şu perişan dünyada,âvâre nev’-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahipsiz,hâmîsiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder. İşte bu âvâre nev’-i beşer içinde,bu perişan fâni dünyada; insan, sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar bîçare sergerdan olduğunu herkes anlar.Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur. (Mektubat)

Devamlı bir huzur ve saadet isteyen her insan, Risale-i Nur’un ihtiva ettiği buram buram, burcu burcu feyiz neşreden bu mârifet goncalarından istifade ve istifaza etmelidir.

Bütün ruhanî lezzetlerin fevkinde vicdanlara halâvet bahşeden bir hakikat varsa, o da bu mârifetlerdir.

Evet, neş’e de, safa da, neşve de, lezzet de, letafet de, ulviyet de, nuraniyet de hep mârifettedir, hidâyettedir.

Hidâyet, haddi zatında büyük bir nimettir, vicdanî bir lezzettir ve ruhun cennetidir.”

Hz. Ali’nin (R.A.) buyurduğu gibi,

Hayreti mucib olan, ahirette cennete girmek değil,dünyada cennete girmektir. O cennet ise, mârifet cennetidir.”

Mârifet ve hidayetin kemali de, bu asırda Risale-i Nur’dadır.

İrfanın tecellileri, imanın azameti, onun sahifelerinde tecessüm, satırlarında tenevvür, cümlelerinde temessül etmiş gibi görünür. Bu eserlerin hangisine hikmet nazarıyla bakılsa, herbir sahifesinin birer lisan olarak

Sâni-i Hakîm’in azametini kemâlâtını terennüm ettiği görülür. Bu sahifeleri okuyan bir insanda tecelli ve tezahür eden kalbî ve ruhî zevkler, onun şuur ve vicdanını istila ederek, mârifetini şuhud derecesine çıkarır ve ona yakîni ve tahkiki bir imanı kazandırır.

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 10/7/2010
Okunma Sayısı : 7754

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
dokuz sifir alti alti dokuz bes

mersin escort
ataköy escort
şişli escort
istanbul escort