2-) Sünnet-i Seniyye:

İslâm dininin Kur’an-ı Kerim’den sonra en büyük temeli hadis-i şerifler
ve sünnet-i seniyyedir. Sünnet-i Seniyye kuvvetini Kur’an’dan alır ve O’nun
birinci tefsiridir. Müçtehidîn-i kiram efendilerimiz Kur’an’dan ahkâm istinbat
ettikleri gibi hadis-i şeriflerden de Şer’i hükümleri çıkarmışlardır. Buna
binaen İslâm dininin Kur’an’dan sonra en büyük esas kaynağı Sünnet-i
Seniyyedir.

Sünnet-i Seniyye’yi, ya gafletlerinden yahut ihanetlerinden dolayı şer’î
delil kabul etmeyen bazı çevreler, müslümanların zihinlerini fazlasıyla karıştırdıkları
için, bu şer’î delil üzerinde biraz daha geniş olarak durmak
zarureti hasıl olmuştur.

İslâm dini, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye namıyla iki şubeye istinat
eder. Hâriciler, “biz Kur’an’dan başkasına bakmayız. O bize yeter”
diyerek Peygamber’in sünnetini tanımamak istemişlerdir. Yalnız birincisini
kabul edipte ikincisinden i’raz eden, yüz çevirenler ilk defa Hariciler
olmuştur. Hariciler, bunu idraksizliklerinden yapmışlardı. Bir kısım
mülhidler ve muarızlar da aynı fikri Müslümanları şek ve şüpheye düşürüp
İslâmiyeti tahrip etmek niyetiyle yapıyorlar. Bunlar önce Kur’an’a dil uzattılar. Bunu başaramayınca yeni bir entrika çevirerek peygamberimizin şahsiyyetine çeşitli iftiralarda bulundular. O’nun hayatında güya çeşitli
noksanlıklar ve ayıplar bulmaya çalıştılar. Bunda da muvaffak olamayınca
son çare olarak, “Kur’an bize yeter”, diyerek sünnet-i seniyyenin önemini
insanların nazarından düşürmeye gayret ettiler. Bu gibi insanlar, Yüce
Allah’ın: “Muhakkak ki, O zikri (Kur’an’ı) biz indirdik, şüphesiz O’nun hıfzedicisi de biziz” âyetiyle
Kur’an’ı ve onun tefsiri olan sünneti koruyacağından gafildirler.
Hadis-i şerifler ve onların ortaya koyduğu hükümler anlaşılmadan
Kur’an’ı anlamak oldukça zordur. Kur’an’ın anlaşılmasında hadis ve sünnete
ihtiyaç zaruridir. Çünkü Kur’an; şeriatın hüküm ve kanunlarının,
prensip ve metodlarının metnidir. Sünnet ise; O’nun şerh ve izahı mesabesindedir.

Bundan dolayı bir mes’elenin hükmünü istihraçta bir müctehid
için tevessül olunacak yol; bu iki müstakim menbadan faydalanarak içtihat
yapmaktır. Zira umumiyet ifade eden âyetlerin şamil oldukları hükümleri,
mutlak olarak zikredilenlerin de kayıtları hadislerle beyan buyurulmuştur.
Kur’an’daki hükümlerin bir kısmı külli, bazıları mücmel hükümlerdir.

Bunlarda cüz’iyata ve teferruata ait tafsilat yoktur. İşte Kur’an’dan külli
yahut mücmel veyahut müşterek veya hafi olan bu âyetlerin manalarını
Peygamber Efendimiz, sözleri ve işleri ile beyan buyurdu. Tefsir ve izah
ederek bu suretle onlardan ne gibi manalar kasdedilmiş olduğunu anlattı.
Kur’an’da sarahatle ifade edilmeyen hükümleri açıkladı. Çünkü Peygamberin
vazifesinden biri de bu idi, Kur’an’ı beyan ve tefsir etmekti.

Ebu Hanife: “Sünnet olmasaydı kimse Kur’an’ı anlayamazdı”
demiştir.

Şatıbî, “sünnet, kitabı tefsir eder, kim sünneti bilmeden kitaba sarılırsa
sünnetten uzaklaştığı gibi kitaptan da uzaklaşır”der.

Ahmed Emin ise şu beyanda bulunur: “Mücmel, mutlak, müşkil ve amm
birçok âyetler vardır. Resûl’ün sözü ve ameli bunları beyan, takyid ve tahsis
eder. Kur’an’ın mücmel olarak zikrettiği namazı, Nebi’nin fiili tafsil ettiği
gibi, onun vakit ve keyfiyetini de açıklamıştır. Kur’an, şarabı haram kılmış,
şaraptan muradı ve miktarını hadis beyan etmiştir.

Kur’an’ın lafız ve manaları Allah’dan vahiy suretiyle gelmiştir, sünnetin
ise lafızları Resûle aittir. Sünnet ve hadisler birçok âyeti açıklamıştır.”

Kur’an-ı Kerim’de namazın farziyetini bildiren (namazı
ikâme edin) ve zekatı emreden; (zekâtı verin) gibi emirler
mücmel olarak zikredilmişlerdir. Bu ibadetlerin nasıl ifa edileceklerine dair
tafsilat Kur’an-ı Kerim’de mevcut değildir. Bu tafsilatı şeriatın ikinci delili
olan sünnet deruhte etmiştir

Peygamber Efendimiz (a.s.m) bir hadisi şeriflerinde “Sallû Kema Raeytumuni
usalli”  (beni nasıl namaz kılıyor görüyorsanız öyle kılınız)
buyurmuştur ki, Resûl-i Ekremin (a.s.m.) namaz kılma şekli Kur’an’daki
namaz kılma emrinin beyan ve tefsiri demektir.
İmran b. Husayn sünneti kabul etmeyen birisine: “Kur’an’da yatsıyı
dört rekat akşamı üç rekat, sabahı iki rekat, öğleyi ve ikindiyi de dörder
rekat olarak kılınacağını görebiliyor musun? deyince adam “hayır”
dedi. İmran ise, bunları nereden aldınız? Bizden almadınız mı? Biz ise
onu Resûlullah’dan almadık mı? Kırk koyunda bir koyun zekat vermeyi
Kur’an’da bulabiliyor musunuz? deyince adam yine “hayır” dedi. İmran
yine bunları kimden aldınız? Bizden almadınız mı? Biz ise Nebi’den almadık
mı? diyerek misalleri çoğalttı. Sonra da “Resûl size neyi verdiyse onu
alınız, sizi nehyettiği şeyden de kaçınınız”  âyetini okuyarak “Bilinmeyen
birçok şeyi Resûlullah’dan aldık” dedi.

Eğer sünnet, Kur’an’ı izah etmiş olmasaydı, Kur’an sadece nazari bir
kitap olarak kalır ve herkesin keyfî yorumuna açık olurdu. Böylece ittihaddan
ziyade ihtilaf ortaya çıkardı. Bu cihet, Kur’an-ı Kerim’de açıktır.
İşte bundan dolayı Kur’an’ın sünnete olan ihtiyacı, sünnetin Kur’an’a olan
ihtiyacından az değildir.

Demek ki, Kur’an da hadis de vahyin semeresidir. Ancak Kur’an vahyin
en yüksek mertebesinde gelmiştir. Çünkü Kur’an’ın hem lafzı, hem manası
Allah’dan olduğu için Kur’an birinci derecede ise de Kur’an’ı anlama ve
hayata tatbik etme noktasında hadis ve sünnet-i şerif ön plana çıkmaktadır.
Çünkü Kur’an’ın getirdiği mücmel hakikatleri anlamak ancak sünnetle mümkündür. Binaenaleyh hadis ve sünnetin getirdiği hükümlere de sımsıkı
sarılmak ve ferdî ve içtimaî hayata tatbik etmek zaruridir. Zira sünnet,
kitabın tefsir ve beyanıdır.

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 10/7/2010
Okunma Sayısı : 3696

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
uc sekiz iki sifir bes yedi