Vefakârım, Dava Arkadaşım, Bekir Bey Efendim

Habîb mi, yoksa tabîb mi desem, doğrusu Lokman elinden gelmiş gibi, ruhuma şifâ bahşeden niyaznâmenizi büyük bir iştiyakla aldım ve azîm bir sürur içinde mütalaâ ettim.

Belde-i Peygamberi (S.A.V.)’nin kumsal ve dere ve dağlarından çağlayarak akan âb-ı hayat misillü cümle ve satırlarınızın arasından süzülerek gelen latîf hissiyatınızı muhtevi zülâl-ı mânâ öylesine kalbime inşirah, ruhuma intibah verdi ki, âlemim küçük bir nev-bahara çevrildi desem, cidden mübalağa değildir, efendim... Zira günahlarının elem ve kederi ile vicdanen muzdarip ve nefsinin tahakkümü altında ezilerek bî-mecâl olan şu fakirinizin imanının kemâline, marifetinin inkişafına, feyzinin devamına, hatta Dârü’s-Selâm’a kadar selâmet ve necatına, hulûs ve huşu ile ettiğiniz ve edeceğiniz dua ve niyazlar, ona öyle bir ümit menbaı oldu ki, sanki şafağı bekleyen gamlı geceler veyahut baharı gözleyen hazin mevsimler gibi, O’nun ızdırap ve hüzün ile mürur eden vicdan ve gönlü, o müstecâp niyazlar ile bir subh-i rahmete veya bir bahar-ı mağfirete erişeceği ümidiyle memlû ve meşbû oldu...

Bu makbul dualarınız sayesinde nefs-i emmaresinin tahakkümüne ve onun zelili ve zebûnu olmaya bedel, inâyet-i İlâhiyyenin hükümfermâ olmasiyle -inşaallah-nefsini hevadan, hüdâya ve feyz-i necata ulaştıracaktır, diye Rabb-i Rahîmine şükür etti... Hamdetti...

Leyle-i Meşhûre gibi, bereketli bir gecede, Nur’un sofrasında, sohbetinde, zevk u safasında sizi derhatır ettirmek ve cemaatın hüsn-ü teveccüh ve dualarınızı talep etmek kasdiyle mektubunuzu okudum. Bilütfihi Tealâ, mektubunuzun bereketiyle o sohbette istifade ve istifaza ettiğim Nur’a ait bazı hakikatlere sizleri de hissedar etmek niyetiyle bu mektubu kaleme aldım. Şöyle ki:

Fikrinde şûle-i zekâ ve fetanet lemean eden şîvekâr bir arifin irfanına münasip bir lehçe-i belâğat ile Selsebil gibi nebeân eden Nur’un derslerini cemaatımızın tebessüm ve iştiyakla teşerrüp etmeleri, cidden beni temâşâsına mest ve müstağrak kıldı. O ahval içinde hüşyâr kalpleri, dolgun hisleri, coşkun gönülleri ile bu âsûde cemaat, daimî bir zevk ve sürur âlemine götürdü, o zarîfane ifadeleri, o nükteli sözleri, o ahenkli ibareleri ruhum bir inşirah ve huzur içinde takip ederken, ezvak ve huzûzat-ı vicdâniyemde de, üslûp ve cezâletin dallarına, rengârenk, çeşit çeşit hakikatlerin yapraklarına konan Rabbânî bülbüller gibi deste deste enva-ı marifeti, beste beste terennüm ederek türlü sadâ ve nağmeleriyle bî-hûş oluyordu.

Kulaklarım ise, ayrı ayrı mertebe-i marifeti, tabaka-i feyz ve kemâli kalbe îsâl eden birer güzergâh olarak veyahut pür-dikkat, zîsafâ bir muhatap gibi o mârifet-i gâmizayı beyân eden herbiri bir zevk-i bediî hükmünde edep-nümûn kelime ve hikmet-edâ cümlelerin âşıkane zemzemelerinden başka birşey işitmiyordu.

İşte o şirin ve Rabbani ibarelerin telaffuzu anında temevvüc ederek ve okunan sayfalara dokunarak gelen o gül rayihasından daha nezîh, daha güzel nefesler ise, Cennet şükûfelerinin emvâc-ı latifeleri üzerinden akıp gelen sabâ rüzgârları misillü ruhuma tasvir kabul etmez taze ve nazenin bir âsûdelik getirdiğini de kuvve-i şâmmem hissediyordu.

Nefesim dahi, Cennet hurileri gibi bezenmiş ve süslenmiş ifade ve ibarelerin mütenevvi tat ve kokularını, esen lâtif rüzgârlar gibi, dinleyenlerin muhtelif latifelerine ulaştırıyordu.

Aklım ise, fesahat ve belâğat bülbüllerinin bostanı olan o dilberi ifâdelerin manevî çiçek ve goncaları arasında esrâr-ı marifetin şehdi ile meşgul olup işba olmanın sürurü ile gönlümü vecde, ruhumu da şevk ile ihtizaza getiriyordu.

Binlerce delil ve hüccetlerle tahkim ve tahşid edilen bu muhkem ve muazzam hakikat ordusunun karşısında nefs-i emmârem dahi teslîm-i silaha mecbur oldu. Hem şu hakikatlerin hulasasından fehmettiği şu ki: Namütenahi olan ihtiyacının her hâl ve şe’nde mütenâhî, istikrarsız esbab ve müsebbebât denilen masivaya bina edilmediğini ve edilmeyeceğini derketti. Bizatihi kâim, binbir ismi ile daim, zü’l-celâl ve zü’l-cemal olan Allah-u Azîmü’ş-Şâna yüzünü çevirmekle tatmin ve teskin olacağını hazzetti. O’nu tebcil, O’nu tazîm, O’nu tekbîr, O’nu tahmîd, O’nu tesbîh, O’nu zikir, O’nu fikir, O’nu şükür, O’ndan razı olup, O’nu razı etmekle felaha ereceğini, Rabb-i Rahîmimin inayeti ile mutmainne, raziye, marziyye, sâfiyye, kâmile mertebelerine erileceğini kat’iyyen anladı.

Emir ve fermân-ı azîmine muhatap olmanın insan için ne güzel bir lütuf, ne muazzam bir ilâhî bağış olduğunu zevketti. Rabbine, şu hakikatlere nefsini tam musahhar kılması için, niyazda bulundu; O’na iltica etti, O’nu melce’ ve mence’ bildi.

Kalbin dahi, dinlediği bu hakikat dersinden kendisinin Esma-i Kudsiyye-i İlâhiye’ye kabiliyeti nisbetinde bir âyine olduğunu yakînen bildi.

Gözlerim ise, bir zîzevk ve zîşükür olarak okunan kitabın sayfalarını birer ravza-i irfan ve marifet telakki edip temâşasına meftun, letâfetine hayran, zînetine meclûb oluyordu.

Ümidim ise, Hüdhüd-i Süleyman gibi, o manevî bağ ve bahçeler arasında hûn olmuş, can ve ciğerlerime ma-i hayatı keşfedip içirmekle sürur ve saâdet havalarını teneffüs ediyordu.

Vücûdum dahi, nevbahar âleminde hareket eden ağaçlar misillü, nesimin esmesiyle sanki Sebe’den gelen Nebe’nin dokunmasiyle aheste aheste, gâh sağa gâh sola meylediyordu.

Latifelerim ise, o ahenkli ibarelerden, coşarak şahlanan ifadelerden akan zülâl-i mânâyı iştiyakla içip, istiğrak âleminde demgüzâr olarak mest oluyordu.

Fikrim dahi, bu manzume-i hakaikin insanların hafıza ve kalblerine nakşolup, hadsiz zîşuur, belki de ruhaniyatın mutalaagâhları olması, hatta Levh-i Mahfûz’da ve Elvah-ı Mahfûza’da irtisam etmesini, Kur’an’a mensubiyeti cihetiyle de -inşaallah- kabûl-ü Resulullah, marzi-i İlâhî ve nazar-ı Rabbâniyeye mazhariyetini düşünmekten tâbiri nakâbil bir inşirah ve sürur içinde esrarda temeşşî ediyordu.

Hayalim dahi, Muazzez Üstâd’ımızın, “Benimle gelen pişman olmaz; benimle gelen pişman olursa, rûz-i mahşerde sırtımın yükü olsun. An şart ki, bu dâvaya karşı sebat ve sadakatini bozmasın,” taahhüdünü tahayyül ile cûş-u hürûş içinde kabir hududundan, berzah hududundan, mahşer hududundan, sırat köprüsünden tâ cinan-ı cennete kadar; hem, sohbet-i Rasulallah’tan ta selsebillere, hurilere, köşk ve kâşanelere kadar... Elhasıl, niam-ı cennetten tâ rü’yet-i Cemâlüllah’a kadar urûc ediyordu.

Evet... Evet... Böyle bir dâva uğruna, böyle bir manzume-i şemsiyyenin cazibesine karşı, bize ne olmuş ki, bu hakikatlere karşı hırz-ı can etmeyelim hayatımızı hasretmeyelim, vakfetmeyelim!

Elhamdülillah, Rabb-i Cemil’in lütfü ile dünya ve âhiretimizin saâdet ve sürurü bu hakikatlere hizmet etmek olduğunu, hem dünyada hayatın gayesi böyle ulvî hizmetlerle meşgul olmak olduğunu kat’iyyen derkettim.

Hâl ve istirahatımı soruyordun. İşte hâl ve istirahatım. Rahman’ın iltifatı devam ediyor... Elhamdülillah, hazâ min fadli Rabbi...

Nûr-i Cemâliyle bütün cihânı mes’ut ve her zerreyi mesrur eden ve hem beşâşet ve tebessüm ile âfâk-ı âlemi neşelendiren şu yekta ve yeşil tacın cevfinde bulunan ferd-i fendin latîf ruhuna salât ve selâmımı kemâl-i huzû ile tebliğ eylemenizi istirham ederim.

Ayrıca o şems-i risâletin yanı başında bulunup ziyasını etraf-ı âleme “Kamereyn” gibi aksettirerek, âlem-i insaniyetin feyiz ve saâdetine vesile olan “Ömereyn” denilen Muhterem Efendilerime, diğer âl ve ashabına da fatihalarımı nam-ı hesabıma okumaya zat-ı âlinizi tevkil ediyorum.

Valideyn-i Muhteremlerimin ellerini benim bedelime öperek, dua ve rızalarını talep ediniz. Bu meyanda orada bulunan Nur talebelerine ve hassaten Hamiddin Aşan, Ali Ulvi Kurucu ve Mustafa Necati Hoca Efendilere selam ve hürmetlerimi bildirmenizi rica ederim.

4 Mayıs 1978
Mehmed KIRKINCI

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 10/7/2010
Okunma Sayısı : 4470

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
yedi iki bes sekiz bes alti

mersin escort
ataköy escort
şişli escort
istanbul escort