İstihsan ve Mesâlih-i Mürsele

İstihsan; lugatta “beğenmek, güzel bulmak; bir şeyin iyi olduğu kanaatında
bulunmak; beğenilmek 149 manalarına gelir. İstilahî manası ise; kıyası
terkedip, nassa, yani, âyet ve hadis-i şeriflerin hükümlerine en uygun olanı
almak, zorlaştırmayan hükümle, râcih delil ile amel etmektir. İstihsan,
fukaha-i izam tarafından değişik şekillerde tarif edilmiştir. Fukahanın bazılarına göre, istihsan “nasa en muvafık olan meseleyi ve hükümleri ihtiyar
eylemektir”. Eimme-i usul ulemasından İmâm-ı Serahsi Hazretleri meşhur
Mebsut kitabının Kitab-ül istihsan bahsinde; istihsan; “kolaylık için zorluğu
terk etmektir,” der.
Mesâlih-i mürseleden maksat ise bir mesele hakkında şeriatta açıkça
birşey bulunmadığı takdirde insanların maslahatına, hayrına, dünyevi ve
uhrevî faydasına en uygun hükmün verilmesi demektir, zâten İslâm hukukunda
da yeni hükümleri isbat için mesâlih-i mürsele en büyük esas ve en
büyük bir delil olarak kabul edilmiştir.
Allah’u Teâla Hazretleri müslümanlar hakkında güçlüğü değil, kolaylığı
murat eder. Buna birçok âyet ve hadis-i şeriften deliller getirilmiştir.
Mesâlih-i mürseleye ait nakli deliller:
“Allah size kolaylık
ister, zorluk istemez.” 150
“Din hususunda üzerinize
hiçbir zorluk yüklemedi” 151
“Muhakkak ki din kolaylıktır” 152
Âyet ve hadisi şeriflerinden anlaşılıyor ki muamelata ait hükümlerde
kolaylık ve musamaha ciheti iltizam edilmiştir.
Hanefi fukahası, “meşakkat kolaylığı celbeder”, “zamanın tebdiliyle,
ahkâmın tebdili inkâr olunamaz;”, “Muamelâtta insanları fesada nisbetten
ise, mümkün olduğu kadar sıhhata hamletmek daha evladır”, “Örf ve
adetler münazaayı (nizayı) keser”, gibi esaslardan hareketle bir çok fıkhî
kanun ve kaideler ortaya koymuşlardır.
Peygamber Efendimiz ashabına, halka daima suhulet gösterilmesini
tavsiye buyururdu. Bilhassa nefret ve şiddeti icap eden şeylerden kaçınmalarını
tembih ederdi.
Demek ki, dini hükümlerin en hayırlısı en kolay olanıdır. Bu istihsan ve
mesâlih-i mürsele kaidesiyle şeriata ait birçok müşkiller halledilmiştir ve
edilebilir.
Bu bahse son verirken önemli gördüğüm bazı noktalara temas etmekte
fayda görüyorum; şuranın bir vazifesi de, ihtilafları ortadan kaldırmakla
müslümanların birlik ve beraberliğine uhuvvet ve muhabbetine hizmet etmektir.
Bugün dünyada en ziyade ikaz ve irşada, ittihad ve ittifaka muhabbet
ve uhuvvete muhtaç olan bir millet varsa o da İslâm milletidir. Şu halde şûra
bu vazifenin ifasında kusur edecek olursa pek büyük bir mes’uliyet altında
kalır. Evet, ilim ve fünun akılları hayrette bırakacak derecede yükseliyor.
Sürekli yeni keşifler ortaya çıkıyor, nimetler servetler çoğalıyor. Fakat buna
rağmen beşerde ızdıraplar dinmiyor. Huzur ve adalet temin edilemiyor. Akıl
ve hayale gelmeyen çeşitli cinâyet ve zulümler irtikab olunuyor. Sefahat
ve dalalet her an ilerliyor. Haya ve iffet gibi ulvî seciyelerimiz kayboluyor.
Fertleri bir birine rabt eden manevi bağlarımız hergün biraz daha gevşiyor.
Merhamet ve şefkat azalıyor. Maddi ve manevi terakki ve tekemmülümüze
sebep olan İslâm dinine gereken ehemmiyet verilmiyor.
Şûranın en önemli bir vazifesi de müslümanları irşad ve ikaz ederek onlara
arız olan manevî hastalıkların tedavisine çalışmak ve beşeri daldığı o
derin gaflet uykusundan uyandırmaktır. Afakta ve enfüste tecelli eden ilahî
işaret ve delillere insanların dikkatini çekerek, sağlam bir tefekkür sistemini
insanlığın nazarına arzetmektir. Bunlara ait delilleri talim etmektir. İmana
ait delilleri insanların nazarına sunmak, onları düşünmeye sevketmekle
nefsin tasallutundan kurtarmaktır.
Evet, hamiyetperver bir insanın, hayatından daha değerli tuttuğu kendi
milletini, sefahet ve dalaletin kucağına terk etmesi düşünülemez. Bu hal
dikkate alındığında, ulemanın cemiyet içinde ne mühim bir vazife ile mükellef
oldukları ve onlardan ne büyük himmet ve hizmet beklenildiği kolaylıkla
anlaşılır.
Cenab-ı Vacibü’l Vücud Hazretleri ulemayı pek büyük, mukaddes bir vazife
ile tavzif eylemiştir. Evet pek büyük ve mukaddes dedik, çünkü alemde
en büyük esbâb-ı feyz ve saadet vazifeperverliktedir. Şimdiye kadar, bu
şanlı ve azametli millet içinde bu kadar âlicenab, fedakar ve ideal sahibi
kimseler daima çıkmıştır. İnşallah bundan sonra da çıkmaya devam edecektir.
Elhasıl, müslümanların her türlü fıkhi mes’elelerini halletmek üzere
hakiki alim ve ciddi mütefekkirlerden, faziletli mütefenninlerden meydana gelecek bir ilmi heyetin teşekkülü zaruridir. Tâ ki bu milletin dünyevi ve
uhrevi saadetini temin edebilsinler. Şayet böyle bir hey’et teşekkül etmezse
üç-beş kitap okuyan yarım mollalar ve sahte müçtehitler ortaya çıkacak,
allame-i zaman kesilerek cahilane bir taassub ile hem kendilerini, hem de
milleti dalalete götüreceklerdir.
Ümidvarız. Asırlardan beri devam eden şu cehalet karanlığı muhakkak
zail olup, yerini İslâmiyet güneşine terk edecektir. Biz buna bütün samimiyetimizle
inanmaktayız. Eminiz ki Hazret-i Allah pür himmet ve ali cenap
alimlerin meşvereti sayesinde bu necip müslüman milletini cehalet ve sefahetin
pençesinden kurtarıp maddî-manevî tekamüle sevkedecektir. İşte o
zaman nur-u iman, feyz-i Kur’an, bütün İslâm alemini, belki de topyekün
insanlığı tenvir edecektir.
Temenni ederiz ki Hazret-i Allah, bu şûra sayesinde müslümanlardan
şu gaflet ve dalaleti izale eder. Bu millet-i İslâmiyeyi maddî ve manevî saadete
kavuşturur. O zaman zulümat nura, cehalet irfana, iman küfre galebe
çalar. İşte
“Kafirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır” 153 âyetinin sırrı
böylece zahir olur. İnsaniyet yaradılışın hikmetini idrak etmekle gaye-i kemale
yükselmış olur.

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 10/7/2010
Okunma Sayısı : 3781

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
bir sekiz uc iki uc dort