Ehil Olmayan Müçtehitler

içtihat Heveslilerinin Yanıldıkları Hususların Beyanı
Dinin afatı üçtür: Haktan sapmış fakîh,
zâlim devlet reisi, câhil müçtehit. 154
İçtihat, telaffuzu kolay fakat manası engin ve zengin bir kelimedir. Onun
manasından gafil bazı kimselerin kendilerini miiçtehidin-i izam hazretlerinin
seviyesinde tahayyül etmeleri gerçekten acı ve aynı zamanda da gülünç
bir durumdur.
Devr-i Risaletten başlayıp ta hicri dördüncü asrın sonlarına kadar yetişen
müçtehit ve fukaha, içtihada dair esas ve düsturları tesbit etmişler ve
bu vazifeyi hakkıyla yerine getirmişlerdir. Fakat dördüncü asrın sonlarına
doğru bu mümtaz zâtlar azalmaya başladı. İçtihat ehlinin azalması da içtihat
kapısının kapanmasına vesile oldu. İçtihadın İslâmî ilimler arasında
yüksek ve seçkin bir yeri olmasına rağmen, bu mümtaz kapı zâtında açık iken ehilleri yetişemediği için kapalı sayıldı. İçtihat aklen mümkün ancak
adeten muhal haline geldi.
Erbâbı için içtihat kapısı ardına kadar açık olmakla beraber, fukahadan
İbn Abidin gibi bir zâtın, içtihat kapısının asırlar evvel kapandığını beyan
buyurması muhtemel bir fitne ve fesadı önlemek içindir.
Bu hususu Bediüzzaman Hazretleri şöyle tespit etmiştir: “Nasılki kışta,
fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir. Yeni kapıları
açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasılki büyük bir selin hücumunda,
tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmağa vesiledir. Öyle
de, şu münkerat zamanında ve âdat-ı ecanibin istilası anında ve bid’aların
kesreti vaktinde ve dalaletin tahribatı hengamında, içtihat namıyla, kasr-ı
İslâmiyet’ten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriblerin girmesine vesile
olacak delikler açmak, İslâmiyet’e cinâyettir.” 155
Bu hususta Elmalılı Hamdi Yazır’da şöyle buyururlar: “İçtihat kapısının
kapanması öyle zannedildiği gibi bazı kendini takılı zannedenlerin hayal
hanesinde vücut bulmuş bir efsane değil, belki İbn-i Hiimam gibi bir çok
hanefî uleması, Gazâli ve Gaffal gibi Şâfiî muhakkikleri tarafından sarahatla
söylenmiş bir hakikattir. Ulema-i usul, bir asrın müçtehitsiz olmasını caiz
görmüşlerdir.” 156
İçtihat inhisar altına alınmamıştır. Müçtehitlikde hırstiyanlıkta olduğu
gibi dinin tevcih ettiği ruhani bir makam değildir. Belki o, ilim ve iktidarın
insana kazandırdığı bir selahiyetiir. Bazı insanlar az bir ilim tahsil etmekle
kendilerini din sahasında mütehassıs bir âlim zannediyorlar. Bu gibi kimseler
Ali Ulvi Kurucu Bey’in şu güzel ifadeleriyle kendilerini mizana koysalar
herhalde böyle bir davada bulunamazlar:
“Peygamber Efendimiz, yâni: “Âlimler, Peygamberlerin
vârisleridirler” Hadîs-i Şerifleriyle âlim olmanın pek kolay bir
şey olmadığını, i’cazkâr belâgatleri ile beyan buyuruyorlar.
Zira madem ki, bir alim, Peygamberlerin vârisidir, o halde, hak ve hakikatin
tebliğ ve neşri hususunda, aynen onların tutmuş oldukları yolu takip
etmesi lâzımdır. Her ne kadar bu yol; bütün dağ, taş, çamur, çakıl, uçurum,
daha beteri takip, tevkif, muhakeme, hapis, zindan, sürgün, tecrid, zehirlenme, idam sehpaları ve daha akıl ve hayale gelmiyen nice bin zulüm ve
işkencelerle dolu da olsa...” 157
O halde, içtihat şartlarını haiz olan bir âlimin içtihat yapmasına dinen
hiçbir mani yoktur. Fakat bu zamanda, içtihada ehil bir kimse yer yüzünde
var mıdır ve bir şahsın bu evsafta yetişmesi mümkün müdür? Zâtında
mümkün olsa bile cumhur-u ulemanın beyan ve ikrariyle dördüncü asırdan
beri vukuu sabit olmamıştır. Gerçeğin bu olduğunu yirminci asrın mütehassıs
ve muhakkiklerinden Hüseyin-i Cisri, Ömer Nasuhi, Şeyhü’l- İslâm
Mustafa Sabri ve diğer zâtlar kitaplarında beyan etmişlerdir, zâten şimdiye
kadar müçtehitlik dava edenler, mücerret iddiadan ileri gidememişlerdir.
Şimdi de iddia eden varsa buyursun içtihat etsin.
Peygamberimiz Efendimiz (a.s.m.) Hazretleri, kemal-i teessür ile şöyle
buyurmuşlardır: Muhakkak ki, Allahu Teâla verdiği ilmi insanlardan çekip
almaz. Ancak alimlerin ölmesiyle ilimler de gider. Hatta din makamları
câhillerin elinde kalır. Kendilerine başvuruldukça yanlış fetvalar vermekle
kendileri sapıttıkları gibi insanları da şaşırtırlar. 158
İşte bu hadîs-i şerif bir mucize olarak asrımıza en geniş manada bakıyor.
İslâm dinine hakkı ile vâkıf olmayan bazı kimseler görüyoruz ki,
müçtehidane bir tavır ve bir gurur ile her sorulan suale tereddütsüz cevap
veriyorlar, şer’i bir esasa istinat etmeden, dini hükümlere layıkıyla vâkıf
olmadan İslâm namına, mukaddesat hesabına ahkâm kesiyorlar. Bu ise cahilane
bir cürettir. İslâm dinine karşı bir laubaliliktir ve onun kudsiyetini,
ulviyetini hafife almaktır. Onların bu hatalarında ısrarları, sözleri, özleri ve
izleri hep bu ahval üzere devam etmektedir. İşte bu gafiller zümresidir ki;
cehalet onları azdırmış, onlar da insanları azdırıyorlar.
Taassup ve insafsızlık hakikatin inkişafına en büyük manidir; güneşi
gözlerden saklayan siyah bulutlar gibidir. Basiret gözünü kör eder.
Kesin burhanlarla tahakkuk etmiştir ki, insanlık âlemi için cehaletten
daha büyük musibet tasavvur edilemez. Hakikaten cehalet öyle büyük bir
musibettir ki, zararı hem dünya, hem de ahirete şamildir.
Bu fikirleri ortaya atanlar, İçtihadın hakikî manasını, esaslarını ve kaidelerini
bilmiş olsalardı öyle asılsız, çürük iddialarla kendilerini gülünç
duruma düşürüp, zihinleri bulandırmaz ve fikir anarşisine yol açmazlardı.
Hem müçtehitlerin büyüklüğünü teslim ve onları takdir ederek kendi
batıl hayallerine kapılmazlar, müçtehitleri küçük görme sevdasına düşmezlerdi.
Sual: Bugünkü bazı insanların kendilerini büyük müçtehitlerle denk
tutmalarının, hatta onlardan üstün görmelerinin sebebi nedir?
Cevap: Şu bir hakikattir ki insan hiçbir şeyde haddini tecavüz etmemelidir.
Haddini bildiği sürece hürmet ve muhabbete mazhar olur. Haddini
bilmeyen adam, kendi kadrini ve haysiyetini muhafaza edemez. Evet
edebin aslı ve esası kişinin haddini bilmesi ve haysiyetinin muhafazasına
ihtimam göstermesidir. Aksi takdirde edep dairesinin dışına çıkar ve insanların
nefretine hedef olur. Böyleleri hakkında, Bediüzzaman Hazretleri
şöyle buyurmaktadır:
Yani: “Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecavüz etmez.”
Nasıl bir zerre camdan, bir katre sudan, bir havuzdan, denizden, kamerden
seyyarelere kadar güneşin cilveleri var. Herbirisi kabiliyetine göre güneşin
aksini, misalini tutuyor ve haddini biliyor. Bir katre su, kendi kabiliyetine
göre “Güneş’in bir aksi bende vardır” der. Fakat “Ben de deniz gibi bir
âyineyim” diyemez. 159
Müçtehidin-i izama karşı edep, onları takdir edip lâyık oldukları hürmeti
göstermek ve onların ilim ve irfanlarından istifade etmekle olur. Zâten insaf
ve vicdanın gereği de budur. Aksi halde selef-i salihinin, ‘’bütün zamanların
hacatına dar gelmeyen” safı ve halis içtihatlarını beğenmemek ve eksik
görmek büyük bir mahrumiyet ve fahiş bir hatadır.
İlmî bir şeyi fikren tasavvur etmek mümkündür, fakat bunun fiilen tahakkuku
başkadır. Müçtehit olmayı tasavvur etmek başkadır, müçtehit olmak
başkadır. Şu alem-i kevn ve fesadda neler olmuştur ve daha neler
de olacaktır. Acaba yalancı peygamberler ortaya çıkmamış mı ki, yalancı
müçtehitler de çıkmasın.
Her nasılsa insan, kendi yıldız böceği kadar aklını, mum ışığı kadar
ilmini pek cazip görüp büyük müçtehitlere müsavat davasında bulunur.
Bilmem ki, insan nasıl bir galat ve nasıl kazib bir hayal ile aldanıp da İçti hadın engin ve zengin bir umman olduğundan gaflet ediyor. Denilebilir ki,
böyle zâtlar içtihat kelimesinin semtine ulaşabilse veya o deryanın kenarında
gezseler, müçtehitlerin izlerini görseler bu kadar gürültüyü, bu kadar
taşkınlığı ve bu denli akılsızlığı yapmazlar.
Bu ehliyetsiz ve haddini mütecaviz şahıslar, kendi söz ve fiillerinin şeriata
uyup uymadığını bizzat kendilerinin tesbit edecekleri ve Kur’an ve
Hadiste mesnedini bulamadıkları meseleleri de kıyas yapmak suretiyle halledebilecekleri
iddiasındadırlar. Hâlbuki bu tarz hareket çok cihetlerle hatalıdır.
Zira kıyas yaparak hüküm çıkarmayı bu zamanda, değil herhangi
bir kimse, belki muhakkik ve mütehassıs büyük bir din alimi de yapamaz.
Edille-i şeriyeden şeriata ait hükümleri istinbat ve istihraç etmek ancak
müçtehidîn-i izamın hakkı ve onların vazifesidir. Üstad Bediüzzamanın tabiriyle
“Karınca devenin yükünü götüremez” 160
Asrımızdaki sözde müçtehitlerin hallerine ve gayelerine nazar edildiğinde
kiminin zenginliğin ihtişamında, kiminin şan ve şöhretin cazibesinde,
kiminin de mevki ve makamın peşinde olduğu görülür.
Cenâb-ı Hakk, Kur’an-ı Kerim’de;
“Ey iman edenler, zandan çok sakının. Çünkü zannın bazısı
ağır günahtır, vebaldir. Birbirinizin gizliliklerini araştırmayın
ve bazınız bazınızı gıybet de etmesin. Hiç biriniz ölü kardeşinin etini yemesini sever mi? Demek ondan tiksindiniz!
Öyel ise Allah’dan korkun. Muhakkak ki Allah, tevbeleri kabul
edicidir, çok esirgeyicidir” 161 buyurmaktadır.
Sahih bir rivayette vardır ki; “Her kim bir mü’minde bulunmayan şeyleri,
onu ayıplamak için insanlar arasında konuşup ve yayarsa Allah-u
Azimuşşan onu, sözünü isbat edinceye kadar cehennemde hapsedecekdir.”
Acaba herhangi bir ferdin hukukuna tecavüz edenin hali böyle olunca,
müçtehidîn-i kiram efendilerimizi; hafife alanların hali ne olacaktır!
Evet ulemanın etleri zehirdir; koklayanı hasta eder, tadanı öldürür.
Müçtehidîn-i kiram hazretleri,
“Allah-u Teâla Hazretlerinin evliyalarına korku ve hüzün yoktur” 162
mealindeki âyeti kelimesiyle müjdelenen evliya zümresinin sertacıdırlar.
Onların kemalat ve feyizlerini; irfan ve kerametlerini, İslâmiyet’e yapmış
oldukları hizmetlerini, cahil ve nankör olanlardan başka kim inkâr edebilir?
Şeriat ile hakikati, kemal ile kendilerinde cem edenler işte bu zâtlardır.
Bunları tenkis ve istihfaf etmenin neticesi ebedî helakettir. İmâm-ı Buhari
ve diğer hadis imamlarının rivâyet ettikleri bir hadis-i kudside, Cenâb-ı
Hakk buyuruyor ki;
Yani “Her kim benim bir veli kuluma adavet ederse, bizzat ben
Azimüşşan’a karşı harbe kıyam etmiş olur”. 163
Onların değil akıl ve kalpleri, vehim ve hayalleri dahi her türlü malayaniyattan
müberradır. Hissiyatları uyanık, latifeleri hüşyar olan bu zâtlarla
kim müsavaat dava edebilir. Onların bir senede kazandıkları ilim, irfan ve
fazileti bu zamandaki insanlar yüz senede de kazanamazlar. Kur’an-ı Kerimden
ve hadis-i şeriflerden ahkâmları istihraç etmede onlara yetişmek kimin
haddidir. Çünkü o zamanda bütün zihin ve kalpler istinbad-i ahkâmla
yani Kur’an’dan hüküm çıkarmakla meşguldü. O asır bu hali icap ediyordu.
O zamanın çarkları bu tarz üzere dönüyor ve böyle cereyan ediyordu. Bu
devirde ise ebedi saadete bedel, fani dünyanın zevk ve safası asıl maksad hükmüne geçmiştir. Ayrıca dünya siyaseti kalplerde yer tutmuş, zamanın
cazibedar fitne ve sefahetleri gönülleri esir etmiştir. Böylece insanlar, çoğunlukla
ilim ve maneviyattan uzak kalıp zihinleri dağılmış ve akılları körleşmiştir.
Şu fıtrî bir kaidedir ki, hâdiselere bakmada zamanın farklı tesirleri, feyz
ve faydaları vardır. Bahar zamanı kış ile mukayese edilemeyeceği gibi, asr-ı
saadet, sahabe ve tabiin devri de bu zamana kıyas edilemez. Sahabe-i kiram
nübüvvet güneşi ile müşerref olmuşlar, müçtehitler ise ona yakın bir
yörüngede yer almışlardır. Bilinen bir hakikattir ki güneşin huzurunda daimi
duran bağ ve bahçelerde büyüyen meyvelerin tadı, rengi ve kokusu ile,
kutuplara yakın bölgelerde bulunan bağ ve bahçelerde yetişen meyve ve
sebzelerin rengi, kokusu ve tadı mukayese edilemez. Bunun gibi sahabe ve
müçtehidîn-i izam hazretlerinin devri ile bu asr-ı hazır da mukayese edilemez.
Bediüzzaman Hazretleri’nin buyurduğu gibi:
Sohbet-i Nebeviye öyle bir iksirdir ki, bir dakikada ona
mazhar bir zât, senelerle seyr ü sülûke mukabil, hakikatin
envârına mazhar olur. Çünki sohbette insibağ ve in’ikas vardır.
Malûmdur ki: İn’ikas ve tebaiyetle, o Nur-u A’zam-ı Nübüvvetle
beraber en azîm bir mertebeye çıkabilir. Nasılki, bir
sultanın hizmetkârı ve onun tebaiyeti ile öyle bir mevkiye çıkar
ki, bir şah çıkamaz. İşte şu sırdandır ki, en büyük veliler
sahabe derecesine çıkamıyorlar....
Sohbet-i Nebeviye ne derece bir iksir-i nurani olduğu bununla
anlaşılır ki: Bir bedevi adam, kızını sağ olarak defnedecek
derecede bir kasavet-i vahşiyanede bulunduğu halde, gelip
bir saat sohbet-i Nebeviyeye müşerref olur, daha karıncaya
ayağını basamaz derecede bir şefkat-i rahîmaneyi kesbederdi.
Hem cahil, vahşi bir adam, bir gün sohbet-i Nebeviyeye
mazhar olur; sonra Çin ve Hind gibi memleketlere giderdi, o
mütemeddin kavimlere muallim-i hakaik ve rehber-i kemalât
olurdu. 164
Bugün memleketimizde Razi, Beyzavi, Sekkaki ve Zemahşeri gibi alimlerin
yetişmesi şöyle dursun, Osmanlının son döneminde yetişen Elmalılı
ve Babanzâde gibi alimlerin eserlerini hakkıyla anlayacak insanlar bile nâdirdir. Bununla beraber her nasılsa içtihat davasında bulunanların adedi
hergün biraz daha artmaktadır. Doğrusu buna esef etmemek elde değil. Bu
davada bulunanlar, içtihat makamının ehemmiyetini takdir edemeyen ehliyetsiz
kişilerdir. İçtihadın ne demek olduğu anlaşılsa ve içtihat erbâbının
sahip oldukları yüksek derece hakkıyla idrak edilse, böyle davalara cür’et
etmek mümkün olur mu?
Böyle tekellüflü davalar tamirden ziyade tahribe yol açar, ferdleri tereddüde
düşürür ve zihinleri bütün bütün karıştırır.
Saf müslümanların kalplerine fitne ve tereddüt yerleştirmekle; onların,
büyük müçtehitlere, mezhep imamlarına ve diğer büyük din alimlerine karşı
sevgilerini ve saygılarını kırmaya çalışmanın asıl gayesi, o sevgi ve saygıyı
kendilerine celbetmektir.
Şu da bir hakikattir ki mezhep imamlarına hürmet etmeyen bir insana
kimse hürmet etmez. Onlara uymayana kimse uymaz ve değer vermez. Bu
gibi kimseler erbâb-ı irfan ve ilmin mazhar oldukları hürmet ve muhabbetten
mahrum kalırlar.
Avam-ı nıüminînde ferasetleriyle bunları tanır ve teşhis ederler. Onların
yaptığı cerbeze ve mugalatanın idrakindedirler. Evet, cerbeze, batılı hak,
hakkı batıl göstermekle beraber ma’kul ve meşru’ olmayan bir vasıftır. Akıl
ve hikmete tamamiyle münafidir. Cerbeze, fıtrî bir hal olmadığı için ona
yeltenen kişi arzu ettiği makam ve kıymetten düşer.
Cerbeze insanın fıtrî hallerini, mâkul ve meşru davranışlarını ihlâl ve
izale eden bir hastalıktır. Bunun için cerbezeden şiddetle sakınmak gerekir.
Edep ve terbiye de hadden tecavüz etmemeyi iktiza eder.
Cerbezeci bir insan, ilim ve irfan erbâbının yanında pek sakil ve pek
soğuk karşılanır. Hürmet beklerken nefret görür.
Şüphe yok ki dini hükümlere dair söz söyleme hakkı, başta müçtehit
ve diğer dini ilimlerde mütehassıs olan alimlere mahsustur. Her ilmin mütehassısları
vardır. Herbiri kendi ihtisas sahasında söz söyleme yetkisine
sahiptir. Meselâ: Bir tabip mimarlık sahasında, bir mühendis de tıp alanında
söz söyleyemez. Dini saha bu hususta daha hassas ve daha mühimdir.
Çünkü insanların ebedi hayatını alakadar etmektedir. Bundan dolayı eğer
herkes ibadet şöyle olsun, namaz şöyle kılınsın, oruç şöyle tutulsun, şuna
şöyle inanılsın derse, vazifesi haricine çıkmış olur. Bu ise müslümanlar arasında kargaşa ve anarşiye yol açar. Böyle bir hâle hangi insaf sahibi ve
hangi şuurlu müslüman razı olabilir?

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 10/7/2010
Okunma Sayısı : 3354

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
iki iki dokuz uc dort dort