İçtihat Dava Eden Dört Grup İnsan

1. İçtihadın mahiyet ve hakikatinden gafil olan, bir iki hadis ve
âyetin metnini mealinden okuyarak muvazenesiz ve muhakemesiz
mana veren, “biz de müçtehitler gibi Kur’an ve hadisten hüküm çıkarırız”
diyerek içtihat davasında bulunan zavallılardır.
Bunlar kendi hayal alemlerinin müçtehitleridirler. Sinek te bir kuştur.
Fakat ben de kartal gibi uçabilirim diyemez. Birisine açılan ufki daire, diğeriyle
muvazeneye gelmez ve tartılmaz. Buğday da sümbül verir, lakin ne
çare ki ağaç olamaz.
Bu gibi kimselerin içtihat iddiaları fikre değil arzuya dayanmaktadır. Bu
arzunun kaynağı ise cehalet ve ondan doğan cesarettir. Hazret-i Mevlânâ
bunların halini, küçük bir akıntı üzerindeki saman çöpüne konan ve kendini
kaptan-ı derya zanneden bir sineğe benzetmektedir.
Hazret-i Ali Efendimizin, “kişinin kendi noksanını bilmemesi en büyük
günahlardandır,” beyanı ne büyük bir hakikattir.
İnsanın lâyık olmadığı bir makama, bir mertebeye, değil talip olması,
onu hayalinden geçirmesi bile kendini bilmemesine alamet olduğu gibi helakine
de sebepdir. Bir çok insanın ayağı bu meselede kaymıştır. Bunun
başlıca sebebi idrak noksanlığıdır. Muhakeme ve mantık yetersizliğidir. Tek
kelime ile cehalettir, zâten dünyada akla, hikmete muhalif her ne varsa
hepsi cehaletin eseridir. Cehalet ise musibetlerin menbaı, ayıpların da aslıdır.
Haddi zâtında insan cahil olmazsa kendini haddinin fevkinde tasavvur
edemez.
Fazilet hissi öyle âli bir zevkdir ki, onu tatmayan bilmez. Cehalet ise manevi
bir zehirdir. Cehaletin yolunda atılan adımlar, insanı maddi ve manevi
tehlikelere sürükler. Dünyada her türlü fenalık cehaletten çıkar.
Ne garip haldir ki, bazıları ûlema-i İslâm’ın te’lif ettikleri mücevharat
dolu eserleri okuyup anlamaya kendilerinde cesaret ve istidat göremediklerinden
dolayı, Kur’an’ın meâliyle iktifa edip tüm tahkik ve tedkik kapılarını
kapamak istiyorlar. Böyleleri Kur’an-ı Kerim’in mealini okuyarak, kendilerini
ülema-i İslâm’ın fevkinde tahayyül ediyorlar. Bu cahilane tavırlarıyla
kendi düşünce ve fikirlerini uyuşturdukları gibi, müslümanların da fikirlerini
karıştırıyor ve tahrip ediyorlar. Bunlar alem-i İslâmda 1400 seneden
beri telif edilen bu kadar eserleri rağbetten düşürmekle ve onları inkâr etmekle
kendilerinin bir dahiyi azam ve bir müçtehit olduklarını zannediyorlar.
Emellerine en uygun yol olarak bu metodu seçmiş bulunuyorlar.
İslâm milletine asırlarca rehberlik eden o müctehidin-i İzam ve ülema-i
kiram efendilerimizin ulviyet ve kıymetleri böylesi insanların zayıf ve vahşi
hileleriyle hiç mahkum edilebilir mi?
Hz. Ali Efendimizin buyurduğu gibi “Fazilet, ehl-î ilmindir”....
İslâm hukukunu idrâk, ve ihata edecek fikirden mahrum, şeriat-ı Mııhammediyenin
hakikatindan külliyen habersiz bu zavallılar düşünemiyorlar
ki, Kur’an-ı Kerim’in mealini yazanlar da yine o büyük âlimler ve mütefekkirlerdir.
İlim ve irfandan haz duymayan bu zavallılar yine anlamıyorlar
ki o büyük tefsirleri yazan o alim insanlar, acaba sadece meal okuyarak mı
o seviyeye geldiler?
Bu Ümmeti Muhammedin alimleri meal okumanın kâfi olacağını bilemiyorlarmıydı
ki, ömürlerini irfan yuvalarında ve medreselerde çürüttüler.
Evet İslâm âlimleri Kur’an-ı Kerim’in meâl-i şerifini muhtelif lisanlara
mümkün mertebe tercüme etmişlerdir. Fakat Kur’an-ı Kerim’i olduğu
gibi harfiyyen tercüme etmek mümkün değildir. Çünkü her lisanın kendine
mahsus incelikleri, nükteleri ve işaretleri vardır. Bundan dolayıdır ki,
insanların yazdığı edebi eserler bile diğer bir dile tercüme edildiğinde aslındaki
hususiyetlerin çoğu kayboluyor. Binaenaleyh binlerce hakikatleri,
nükteleri, işaretleri ve mecazları ihtiva eden Kur’an-ı Muciz’ül Beyanı aynen
tercüme etmek nasıl mümkün olabilir. Binaenaleyh bu gibi tercümelere
Kur’an denilemez.
Elmalılı Hamdi Yazır Hazretleri’nin ifadesiyle tercüme: “Bir kelimenin
manasını diğer bir lisanda denk bir tabir ile aynen ifade etmektir. Tercüme
aslın manasına tamamen mutabık olmak için sarahatte, delâlette, icmalde,
tafsilde, umumda, hususta, ıtlakta, takyitte, sanatta asıldaki ifadeye müsavi
olmak iktiza eder. Yoksa tam bir tercüme değil, eksik bir anlayış olur.
Aslın nezaket ve gayesini kaybeder.” 165
Bu noktadan anlaşılıyor ki Kur’an-ı Azimüşşanı hakkıyla anlamak, meal
okuyan bir kimse için mümkün değildir. Değil meal okuyanlar, Araplar bile
Kur’an’ın lisanına vâkıf oldukları halde O’nun hükümlerini layıkıyla anlamak
kudretinde değildirler. Çünkü bu bir ihtisas meselesidir. Bu hususta
mütehassıs alimlerin irşadlarına her zaman ihtiyaç vardır.
Ve yine acaba bunlar Kur’an-ı Kerimi okurken Cenâb-ı Hakk’ın bir çok
âyet ile nev’-i beşeri ulum ve fünuna daima teşvik edip, şevklerini tahrik
ettiğini görmüyorlar mı?
Zaten Furkan-ı Mübin’e nazar ettiğimizde birçok defalar tekrar edilen,
Leallekum ta’kilun (Umulur ki, düşünürsünüz) ve Leallekum tefekkerun
(Umulur ki, tefekkür edersiniz) gibi âyet-i celilelerin insanları tefekküre
davet etmesini anlamayıp tefekkür ve taakkul’ün ilimsiz mümkün olamayacağını
düşünemiyorlar mı?
Acaba bunlar bütün ulum ve fununun İslâm’ın ulviyetine hizmet ettiğinin
şuurundan mahrumlar mı?
Kur’an-ı Kerim’de ilim ve erbâb-ı ilme pek mümtaz bir yer verilmiştir.
Cenâb-ı Hakk,
Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” 166 ve
“Kime hikmet verilmişse ona çok hayır verilmiştir” 167
gibi birçok âyet-i kerimede ilim ve hikmet erbâbının hayr-ı kesire nail olduğunu
ifade buyurmaktadır. Evet İslâm dini ilim ve hikmet üzerine müesses
olduğundan ilim ve hikmetin inkişafı için insanlığın dikkatini daima ulum
ve fünuna çekmiştir.
İslâm aleminin alim ve mürşitleri bu ümmetin maneviyatını muhafaza,
ahlâkını himaye etmişlerdir. Milletin arasında, İmâm-ı Azam, İmâm-ı Gazali,
Mevlâna gibi ilim ehli ve irfan erbâbı olmasaydı, İslâm dini bize kadar
nasıl gelecekti.
Eğer sadece meal vermekle İslâm dini inkişaf etseydi, asr-ı saadetten eserlere lüzum kalmazdı. Hâlbuki, Sultanu’l-Enbiya (a.s.m.), Mekke’den
Medine’ye hicret buyurunca her şeyden evvel mescid ve medresesini te’sis
etti. Demek ki, Efendimiz (a.s.m.)’in başlıca gayesi ilim ve ibadetti. Zira;
mescidinin bir tarafında ibadet edilirken diğer tarafı tamamen ilme tahsis
edilmiştir. Bu ikinci kısımda Hz. Peygamberimizden (a.s.m.) ders alan
sahabîlere de “Ashab-ı Suffa” denildi. İşte İslâmiyetteki ilim ve hikmetin
temeli burada atılmış oldu. Bu hal gösteriyor ki, ubudiyet ile marifet dengeli
olarak teati etmiş ve edecektir.
Efendimizin (a.s.m.) gayesi; bütün ümmetinin ilim ve marifetle mücehhez
olmasıydı. Hoca-i Kâinat Efendimiz (a.s.m.) nazil olan âyetlerin ihtiva
ettiği mâna ve esrarı Suffe Ashabı denilen talebelerine ders veriyordu. Peygamber
Efendimiz, bir taraftan Kur’an’ın mâna ve esrarını sahabelere izah
ederken, bir taraftan da Kur’an-ı Kerim’de açıkça belirtilmeyen hükümleri
hadis-i şeriflerle beyan buyuruyordu. Sahabe-i Kiram Hazretleri de Peygamberimizin
yolunu takip ederek, bir taraftan ülkeler fethederken diğer
taraftan da ilim ve irfanın tâ’lim ve terakkisine cidden gayret ettiler. Bu
yüzden o devir harikulade bir ilim, irfan asrı oldu ve “Asr-ı Saadet” unvanını
bihakkın ihraz etti. Bu ilim ve irfan faaliyetini sahabe-i kiramdan sonra
Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlılar da devam ettirmiştir.
Emeviler devrinde Hasan-ı Basri, Cafer-i Sadık, İmâm-ı Azam ve İbn-i
Şihab Ez-Zühri; Abbasiler döneminde Ahmed bin Hanbel, İmâm-ı Mâlik ve
Şâfiî, Muhammed Şeybani, İmâm-ı Serahsi, Maverdi, Râzi, Kurtûbi, Taberi
ve Beydavi; Selçuklular döneminde ise Risale-i Kuşeyriyye sahibi Ebu’l
Kasım Abdulkerim Kuşeyri, Şirazî, Cüveyni, İmâm-ı Gazali, Fahru’l İslâm
Pezdevî, Şehristanî; Osmanlılarda “İlim Dağarcığı” lakabıyla tanınan Hızır
Bey, Molla Hüsrev, İbn-i Kemal, Zenbilli Ali Cemali, Ebu’s Suud Efendi, Ahmed
Cevdet Paşa gibi alimler, alem-i İslâm’ın her tarafını ilim ve irfanlarıyla
ışıklandırmışlardır. Acaba onlar mealle mi bu dereceye geldiler?!
Zaman içerisinde âlem-i İslâm’ın her tarafında ashab-ı ilim ve irfan çoğaldı.
Onların sa’y ve gayretleriyle İslâm ülkelerinde “medrese” denilen ilim
merkezleri inşa edildi. Ûlum-u diniye ve fenniyenin hemen her nevi buralarda
tedris olunurdu. Buralarda yetişen ûlema ise hakîkaten İslâm dininin
muhafız ve nâşiri oldular. Bu zâtlar hakkıyla birer muhakkik ve mudakkik
olduğu gibi, bu ilim merkezleri de cidden birer tahkik ve ihtisas merkeziydi.
İşte her devirde müslümanlar bu medreselerden yetişen âlimlerden feyz alıp, istifade etmiş neticede manen ve maddeten aksa-i tekemmüle vesile
ve vasıta olmuşlardır.
Evet, medeniyet-i İslâmiyenin en muhteşem zamanları bu medreselerin
en feyizli devreleridir.

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 10/7/2010
Okunma Sayısı : 2253

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
bir dort bir sifir bes bes