Meşveret ve Ehemmiyeti...

Yapılacak meşveretlerde, Kur’an hizmetine taallûk eden meseleler hak­kında en isabetli ve en mâkul görüşü ortaya çıkartmak için, ehil kimselerin mütalâasına müracaat etmek gerekmektedir.

Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.),

“Müşavere edilen emindir.”

buyuruyor. Çünkü, müsteşar yani kendisiyle istişare edilen zat, emin, mütefekkir, müs­takim, tesirata tâbi olmayan, gadap göstermekten beri, pek ciddi, halîm, sabırlı ve hayırhah olmalıdır. Yani hayır okumalı, hayır konuşmalıdır.

Zira, bir hadîs-i şerîfte,

“Her kim kendisiyle müşaverede bulunan kar­deşine bildiği hâlde, hilâfına bir beyanda bulunursa, şüphesiz hiyanet etmiş olur.” Ayrıca,

“Her kim istişare ederse rüşde mazhar olur, her kim müşave­reyi terkederse, hatadan kurtulamaz.”

meâlinde bir hadîs-i şerîf de vardır.

Şüphesiz her insanda hissiyat bulunur. Bu sebeple meşverette daima müsbet meseleleri nazara vermek gerekmektedir. Menfi meselelerin zik­rinde kalbler rencide, fikirler rahatsız olabilir. Şevkler kırılır. Güzel sıfatlar ortaya konduğu vakit, tahtından menfi şeyler de anlaşılmış olur. Şeytana lânette bir fayda yoktur. Ama Bismillâh derseniz hem sevap işlemiş, hem de şeytanı kaçırmış olursunuz. Bu sebeple güzel ve müsbet şeyleri konuşmak, şûrâya güzel fikirler getirmek lâzımdır.

Meselelerimiz müzakere edilirken, halden ziyade istikbâl nazara alın­malıdır. İstikbâli dikkate alarak adım atmak güzel bir tedbirdir. Hizmetteki kardeşlerimizi değerlendirirken de bu ölçüyü dikkate almak gerekmektedir. Bir arkadaşımız günah işlemişse hatası varsa, yere batırılmaz. Ona tövbe et denilir. Belki o istikbalde yıkanabilir, temizlenebilir. Hatta emsallerinden çok daha ileri geçip, terakki edebilir. Hâlde olan kusurlarımız ile birbirimizi batırmaya, hatalarımızı ifşa etmeye gidilmemelidir. Bu düsturlara göre ha­reket edersek fayda göreceğiz.

Öyleyse takip edeceğimiz yol, müsbet hare­kettir, müsbet konuşmaktır. Tatlı, makûl, yerinde ve hilimle konuşmaktır. Bu sebeple meşverete taalluk eden birkaç düsturu nazara vermekte fayda mülâhaza etmekteyim.

Evvelemirde, reyi alınan şahıs kendi arzu ve temennisini ibraza değil, hakikatın hükmünü izhara müteveccih olmalıdır. Bu noktadan hareket ede­rek meselelerimiz değerlendirilmelidir.

Müşaverede bir fikr-i ilmî ile hakikatı ortaya çıkartmak ve ekseriyetin reyine ittiba etmek şarttır. Yani meselelerimizi ilim ve fikrin ışığı altında müzakere edeceğiz. Fikir ve ilmin kuvveti ile hareket edersek aşamayaca­ğımız mâni yoktur. Bir mesele reddedilecekse ilmen reddedilmeli, kabul görecekse ilmen kabul görmelidir. Böylece meselelerimiz kanun, kaide ve düsturların süzgecinden geçmiş olacaktır.

Bazen bir meselenin müzakeresinde bir veya birkaç fikir makûl olabilir. Yahut her fikrin hakikat tarafları bulunabilir. Hak da taaddüd edebilir. O zaman yapılacak iş şudur: "El-hükmü lil-ekser" kaidesince ekseriyetin gö­rüşüne uymak, kendi fikir ve arzusunu terketmektir. Meşveretin hukuku noktasından buna uymak gerekli olduğu gibi, ittihad ve tesânüdün tesis ve devamı noktasından da ekseriyetin kanaatına katılmak elzemdir.

Psikolojik olarak da ekseriyetin kanaatına iştirak etmek insanı rahatlatır. Üstadımızın beyan buyurduğu üzere, hakkın hatırı için, nefsin hatırını kırarak, hakika­tı ortaya koymak daha sevablıdır. Aksi halde, müşavere, yerini, muhtelif hislerin müsademe ve cidaline terkeder; -Allah korusun- inkiraz ve itirazı müstelzim olur.

İnsan vücudundaki bir azadan ruh çekilse, artık o uzuv çalışamaz, felç olur. Vücud sıhhati için, ruhun bütün azalarla teması şarttır. Üstadımızın vefatından sonra birçok hadiseler bize ders vermiştir. Bir kardeşimizin ko­pup gitmesi ile bir mücevherat kaybediyoruz. Giden bizden gidiyor. 10 ku­ruşun gitse arıyorsun, 100 kuruş kaybetsen onun ızdırabını çekiyorsun. Bir insanın kolunu kaybetmesi ne ise, bizler için davamız noktasından bir insanın kaybedilmesi de odur. Bir kardeşimiz gidince bir azamız felç olu­yor.

Başka bir misâl ile bir hatip bir camide konuşur sair camilere hoparlör bağlanır. Böylece bir ses binlerce yerlerde dinlenebilir. Bir camide hopar­lör bozulursa, o camiye ses gitmez. Bu misâl gibi her bir kardeşimiz bir hoparlör hükmündedir.

Bir memleketteki bir Kur’an hizmetkârında arıza olursa, oraya sesimiz gitmez olur. Halbuki senin maksadın her camideki cemaata sesini duyurmaktır. Öyleyse vazifemiz hoparlöre hürmet etmek ve onu muhafaza etmektir. İnsan bozulan bir alete kızmaz, küsmez. Belki onu tamir eder. “Niye bozuldu?” diye çekiçle kafasına vurursan, külliyen onu kaybedebilirsin. Kızmaktan ziyade tutmak, hiddetten ziyade muhabbet ve şefkat ile tedavi etmek gerekir. Hamiyet ve dava ruhu bunu gerektirdiği gibi, maslahat ve akıllılık da budur.

Kardeşlerim, bizler çok büyük bir davayı yüklenmişiz. Sırtımızda büyük bir mes’uliyet var. Elbette büyük bir taşı kaldıran yirmi-otuz adamdan bir-ikisi bu hengâmda birbirinin ayağını çiğneyebilir. “Niçin benim ayaklarımı çiğ­nedin?” diye ellerini taştan gevşetmek kâr-ı akıl değildir. Hikmet nazarıyla meselelere bakmak gerekmektedir. Kardeşlerimizi ancak tamir ile kazana­biliriz. Biz, bize düşen vazifeyi yapar, gerisini kadere havale ederiz. Aksi hâlde, bu ihmalimizden mesul oluruz. Bu ulvi hisler kalplerimizi doldurur­sa, o zaman Rabb-ı Rahîm merhamet eder, O’nun (C.C.) rahmeti cemaat üzerine nâzır olur. “Yedullahi alelcemaati” hakikatı zahir olur.

Cemaata taallûk eden meselelerin bir ferdin fikr-i inhisarına terkedil­mesi, netice itibariyle, azim zararlara ve suizanlara sebepiyet vereceğinden din-i İslâm, meşvereti emretmiştir. Elbette cemaatin meseleleri bir şahsın fikrine bırakılmayacağı gibi, bir ferdin sırtına da yükletilemez. Kaldı ki, bir insanın fikri ne kadar doğru, ne kadar müstakim olsa bile, çıkacak kararla­rın bir cemaatin fikrinden süzülmesinde pekçok faydalar vardır. Yapılacak o hayırlı işe herkes hissedar olur. Şahıslar çeşitli su-i zan ve ithamlardan kurtulur. Beraber düşünüp, meseleleri birlikte mütalâa etmenin bereketi bol olur.

Nitekim, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in meleke-i maddiye ve maneviyesiy­le bütün nasın en ekmeli olduğu hâlde ashabı ile müşavereye -mintara­fillah- memur olması, ümmet için müşavereye riayetin lüzumunu açıkça göstermektedir.

Hz. Peygamber (S.A.V.) aklı, şuur ve idrak kabiliyetiyle, hasılı bütün letaifiyle, bütün peygamberin ve meleklerin mertebece en ek­meli iken, müşavere ile emrolunması, bizler için meşverete ne kadar ihtiyaç olduğunu ortaya koymaktadır. Onun için, ekser ulemâ, meşveretin vacip olduğunu beyan buyurmuşlardır. İstişare neticesinde alınan kararlara mu­halefet isyandır, günahtır.

Evet, dâva arkadaşlarıyla istişare eden, onların muhabbet ve teveccühü­nü kazandığı gibi, kendi kadr ve kıymetini de arttırmış olur. Ayrıca müşa­verenin psikolojik faydası vardır. Bir kardeşimizle bir meseleyi müşavere edersek, kendisine kıymet verildiği kanaatı ile o kardeşimizin hizmetteki şevk ve gayreti ateşlenecek, hizmet arzusu kuvvet kazanacaktır. Bu nokta da unutulmamalıdır.

Vahdet-i tedris, vahdet-i terbiye ve vahdet-i his ile hareket eden bir ce­maatin meşvereti, elbette muzafferiyetle neticeleneceğinden şüphe yoktur.

Bir kısım cemaatler hakikatı akıl ile idrak ettikleri hâlde, hareketlerini hisse bina ederler. Neticede his akla hakim olur. Bir cemaat ki his ile hareket edip aklın dizginini hissin eline verirse, müzminleşmiş bir hastalığa ilâç nafi olmadığı gibi, böyle bir cemaata da meşveret hiçbir fayda sağlamaz.

Her kemale bir noksanı karıştırmak, şu âlem-i kevn-ü fesadın muktezi­yatındandır. Bizler, her yönümüzle mükemmel değiliz. Hizmetimize taallûk eden meselelerde en makûlü aramak ve isabet kaydetmek için meşverete muhtacız. Meşverette -velev ki isabet etmese- çoğunluğun reyine itibar et­mek gerekir.

Resûl-i Ekrem (S.A.V)’ın kendi reyine muhalif olarak çoğunluğun re­yine uyduğu bir vakıadır. Nitekim, Uhud savaşında önce Hz. Peygamber (S.A.V.) savaş hakkında ashabıyla müşavere etmiş, kendi re’yi Medine’de kalıp müşrikleri karşılamak iken, cemaatin ekseriyetinin reyine uymuş­tur.

Dikkat ediniz... Ekseriyetin re’yinin isabetsizliğini bildiği hâlde onlara uyuyor. Nübüvvet gözlüğü ile biliyor ki, “Hz. Hamza’yı vereceğim. Uhud’da paramparça ettireceğim.” Biliyor ki, “Yetmiş kadar güzide sahâbeyi bu savaş­ta biçtireceğim. Ama hepsi meşverete, meşveretin hukukuna, meşveretin anlayışına feda olsun... amcam dahi olsa müşavereye feda olsun...” İşte meşveret bu demektir!..

Hz. Resûlullah (S.A.V.) istişare uğruna başta amcasını ve güzide sahâbelerini feda ederken, biz bir yumurtamızı feda edebiliyor muyuz?

İstişarede Peygamberimizin (S.A.V.) reyi hilâfına girişilen savaşta bir kısım sahâbelerin de Emr-i Nebeviye muhalefet ederek yerlerini terketme­siyle İslâm ordusu dağılmış, başta Hz. Hamza olmak üzere, bir çok gü­zide sahabe de şehid olmuştu. Hâl böyle iken, Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in hâdiseyi teessür yerine, tebessümle karşılaması, ashabını itham yerine takdir etmesi, kalplerini kırmak yerine, onlara iltifat etmesi, gayz ve hiddet ile itmek yerine, şefkat ve merhamet ile onları kendine çekmesi, bizler için en büyük bir ders-i ibrettir. Cenab-ı Hak da bu mümtaz davranışı te’yid ve senâ makamında Al-i İmran Sûresi 159’uncu ayette şöyle buyurmaktadır:

“Şimdi, Allahü Teâlâ’dan bir rahmet sebepiyledir ki onlara yumuşak dav­randın ve eğer sen çirkin huylu, öfkeli, katı yürekli olsaydın, elbette etra­fından dağılırlardı. Artık onları affet onlar için istiğfarda bulun ve onlar ile iş hususunda müşavere et.”

Şu noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum: Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efen­dimiz, bir kısım sahâbeye

“Benden emir gelmedikçe -muzaffer olsak bile- katiyyen yerlerinizi terketmeyiniz.”

diye emir buyurduğu halde, savaşın bidayetinde İslâm ordusunun muzafferiyeti zahir olmaya başlayınca, geçidi tutmak ile vazifeli olan sahâbeler yerlerini terk ettiler. Ve malûm hâdise zuhur etti. Hâl böyle iken, dikkat ediniz! Cenab-ı Hak, emr-i nebeviye mu­halefet eden sahâbeler ile meşvereti Peygamberine emrediyor. Demek ki, her söz tutmayan, yere batırılmaz. Ben bir cihetle söz tutmuyorsam, sen de diğer bir cihetle söz tutmuyorsun. Sen beni affedersen, ben de seni affede­rim. Allahü Azîmüşşan da (C.C.) hepimizi affeder.

Hz. Resûlüllah (S.A.V.) hâdiseyi tebessümle karşılıyor. “İslâm battı. Pe­rişan olduk...” demiyor, hiddet ve şiddet eseri göstermiyor.

İnsan, dâvası için hiddet edebilir. Ama aynı şeyi hilm ile yapmak müm­kündür. O işi hilm ile söylersen, hem kabul eder, hem de sana hürmetini devam ettirir. Ama hiddet gösterdiğin vakit, en azından kalben sana muha­lefet eder, yahut inat damarı ile muhalefetini artırabilir.

İlim ile hilmi bir araya getirdiğimiz zaman çift kanatlı oluruz. O zaman, uçamıyacağımız bir zirve, geçemiyeceğimiz bir derya, aşamıyacağımız bir engel kalmaz. Aksi hâlde, kardeşlerimize sert ve haşin davranırsak; bir gün, beş gün derdimizi çeker, sonra da “Artık yeter...” deyip dağılabilirler.

İşte, Kur’an-ı Kerim bu âyeti kerime ile bizlere önemli üç hayati düsturu ders vermektedir:

1. Mü’minlerin birbirilerine karşı -velev ki hata ve kusurları olsa bile- yumuşak davranmalarını; cemaatı muhafaza etmenin ancak bu tarz ile yani kavl-i leyyin ile mümkün olabileceğini; katı, sert, sakat hareketlerin ise birlik ve dirliği bozup, tesanüd ve ittifakı dağıtacağını ders vermekte­dir.

2. Kur’an hâdimlerinin birbirilerinin kusurlarını bağışlamalarını ve af­fetmelerini tergip etmektedir.

3. Cenab-ı Hak, bu âyet ile Resul-i Ekrem’ine ashabıyla meşvereti em­retmektedir.

Uhud savaşından önce yapılan istişarede ashabın, reyinde isabet kaydetmediği malûm olduğu hâlde, savaşın sonunda Cenab-ı Hakk’ın Hz. Peygamber’e (S.A.V.) ashabıyla meşvereti beyan buyurmasında şu önemli nükte ortaya çıkmaktadır: Hüsn-ü niyet ile yapılan meşveretin neticesinde hata tebeyyün etse bile, meşverete ittiba edenler mesul olmazlar. Mezkûr hakikatlara binaen, bu azim kudsî hizmeti muhafaza etmek için, bazı fikrî fedakârlıklarda bulunmak gayet yerinde bir hareket olur. Hakk’ı bulduktan sonra hakda ihtilâf edilmemelidir.

Bir gaye uğruna başını feda eden insanlar tarih boyunca çok çıkmıştır. Davası için başını vermek kolaydır. Bu kudsî dâvada fikren haklı olsa bile meşveretin hukuku namına fikrî fedakârlıkta bulunmanın baş vermekten çok defa daha üstün, hizmetin devamı açısından çok daha elzem olduğu katiyyen unutulmamalıdır.

Herkesin meselelere intikali bir olmaz. Senin idrak ettiğin, ehemmiye­tine inandığın bir meseleyi, bir kardeşimiz bazen bir veya iki sene sonra an­layabilir. Derin meseleler çok geç anlaşılıyor. Hizmetin semeresini görmek için sabredecek ve bekleyeceksin. Bir insanın ayağı kırılmış ise, o ayak an­cak altı ayda tutabilir. “Ben altı ay bekleyemem.” dersen, bir ayaktan mahrum olursun, altı ay sabredersen bir ayak kazanacaksın. Acele ederek ayağımızı tahtadan yapmaya kalkışmayalım. Teenni ve sabır ile arkadaşınızın başını beklerseniz, bu zillet değildir. Ben bir zamanlar Ankara’da hastahanede yattım. Hastahanede bir doktor vardı. Hastaların önünde eğilip, kalkıyor­du. Her gün usanmadan sabahtan tâ akşama kadar hastalarıyla şefkat ve ihtimam ile meşgul oluyordu.

Bizler de bir doktor gibi arkadaşımızın hatasını düzeltmek için şefkat ve merhametle onunla meşgul olursak; emin olunuz bu hareketimiz zillet değildir. Doktorun hizmeti zillet midir? Hasta öksürebilir, kusabilir. Ona “Sen niçin öksürüyorsun?” denilebilir mi? Hastanın yapmış olduğu kaba­hati doktor da işleyebilir mi? Hastanın derdini kim dinleyecek?

Evet... Hasta kabul ettiğin arkadaşının kusurunu tedavi edeceksin; tarz budur. Muvaffakiyetin şartı da budur. Unutmamak gerektir ki, böyle bir asırda, böyle bir kudsî dâvanın hizmetine talib olanlar, ancak birbirilerinin kemalat ve meziyetlerini ta’mim etmek ile dâva şuuruna erebilirler.

Unutmamak gerekir ki, birbirilerini çürütmeye çalışanlar hem kendileri­ni hem dâva arkadaşlarını zîşeref bir istikbâlden mahrum ederler. Kardeş­lerini ihtiram ile yâdedenler, hürmetle yâd olunurlar.

Bir zamanlar bir şeyh, müritleriyle bir yerden geçerlerken bir hayvan cifesine rastlarlar. Ölmüş hayvanın pis kokusu etrafa dağılmış olduğundan müritler burunlarını kapatıp, yüzlerini çevirirken; şeyh tebessüm ederek “Ne kadar güzel dişleri var, inci gibi parlıyor.” der. Her şeyin medhe lâyık tarafları bulunabilir. Bu noktaları nazara vermek gerektir.

Sevda-yı kalbimiz, maşuka-yı vicdanımız hizmetimizdir, dâvamızdır. Şahsımıza ve hizmetimize taallûk eden meselelerde kendi hakkımızda tecviz-i kusur etmememiz, fakat tesanüdün muhafazası için dâva arkadaş­larımızın kusurlarını bağışlamamız hizmetimizin saadeti ve selâmeti için elzemdir.

Mecnun çöllerde âhularla dolaştı. Âhuların gözleri Leylâ’nın gözlerine benzediği için onlardan ayrılmıyordu.

Sevdamız dâvamız ise, kardeşlerimiz de o dâvanın gözleridir. O gözleri dâvan için sevmelisin.

Şu hizmetimiz ittihad ile kaimdir. İttihadın devamı insaf ve fazilet ile bağlıdır. Fazilet ittihada vesile olamazsa, o fazilet fazilet değildir. İttihada kuvvet vermeyen kemâlat, yabani meyve ağaçlarına benzer. Meyvesi var­dır. Lâkin acıdır. Kimseye menfaati yoktur.

Binaenaleyh, tesanüd ve muhabbeti perçinleyici bir ruh içerisinde hasr-ı gayret, hem mesleğimizin iktizası, hem de hissiyat-ı ruhaniyemizin ica­batındandır. Çünkü, hizmette kat’ olunacak mesafe bu sırra taallûk et­mektedir. Malûm olduğu üzere merkezi merkez eden, muhitin intizamıdır. Muhitin eğilip bükülmesi merkezi bozduğu gibi, merkezdeki zerre miskal bir inhiraf da muhitte kapatılması fevkalâde müşkil gedikler açar. Katiyyen unutmamak gerekir ki, güzel tedbir ve hilm bir cahili, alim kadar faydalı kılar; demiri altın; kömürü elmas yapar.

Ferdi ihtilâflar ve şahsî dargınlıkların umumî yerlerde ve cemaat içerisin­de konuşulması, faydadan ziyade pekçok zararları netice verebilir. Evvelâ, karşılıklı ithamlar, akıl yerine hissiyatı, hakikat yerine fikirlerin tahakkü­münü, muhabbet ve uhuvvet yerine, tesanüd ve tenafürü ziyadeleştirir. O zaman, o meclis enaniyetlerin tatmini, nefislerin tahakkümü için müsaid bir zemin olur. Hem de bu ahval, cemaatin şevkini kırar, huzurunu dağıtır.

“Çok sıkı tutmayınız. Herkes bir meşrepde olmaz...”

ifadesini esas alarak ferdi ihtilâfların hususi sohbet ve irtibatlar vasıtasıyla halline gidilmelidir. Bu işin tedavisi lâyık ellere havale edilmelidir. Her insan yara saramaz, her insan doktorluk şefkatini taşıyamaz. Bu çeşit ihtilâfları vaz-u nasihat ile, telkin ile, zamana bırakmakla tedavi etmelidir. Zaman en büyük yardımcı­mızdır. Zaman, en insafsız insanı dahi insafa getirir.

Bazı fertlerde kıymetli fikir bulunabilir, hatta niyeti de halis olabilir. Lâkin, o fikir ve ihlâs, şiraz-ı vahdetimize kuvvet ve himmet vermekle de­ğer kazanabilir. Kardeşlerimizin meziyet ve kabiliyetleri ancak ittihad ile bir havuza dökülürse kemâlat bostanları yeşerir. Eğer, ihtilâf ile bu havuzun menfez ve delikleri açılırsa, o vakit şûristana dağılıp diken ve yabani ot olmaktan başka ne faide temin edebilir?

Cemaatten maada tarik-i selâmet yoktur. Muazzez Üstadımız “Muhale­fet aczden kaynaklanır.” buyuruyor. Ekseriyetin reyine kuvvet vermek ve perçinleşmiş bir hizmet anlayışını zayıf düşürtmemek için, niza ve muhale­fet kapısını kapatmak gerektir.

Hizmetimiz, âlemin her türlü tabakalarına, yani alem-i kâinat, âlem-i hayat, âlem-i insan, âlem-i âhirete taallûk eden şumüllü bir hizmettir. Meseleleri değerlendirirken hizmetimizin kül ve külliyetini, yani gayet geniş çerçevesini dikkate almak lâzımdır. Nazarımıza sadece bir iki cüz’i meseleyi takıp hislerimizi de bir kısım mevzii meseleler üzerinde teksif eder, düşünce ve anlayışımızı sadece o noktalara hasreder ve bu noktalar­dan hareketle haklı olduğumuzu dâva edersek; o zaman hizmetin külliye­tini görmemek gibi bir muğalata ile bir hata-yı azîme düşebiliriz. Nazarını cüz’i meselelere hasreden, külliyeti idrak edemez.

Hizmeti umum insanlara bakan muhteşem bir fabrikanın bir veya iki çarkındaki muvakkat arızayı gören kimsenin, o arızayı tamir etmek yerine, fabrikadan çekilip umum varidattan mahrum kalması kâr-ı akıl değildir.

Çok dikkat gerektir. Bazen bir damlada tufan, bir cümlede cihan nihan olur. Bu gibi durumlarda hamiyet-i diniye, afv ve mülayemet, temkin ve tedbir imdada yetişmezse; mesele his, vehim ve hayalin dağınık bulutları içerisinde mütalâa edilebilir. Bu ahval de -Allah korusun- hiddet ve isyan­ları, yıkılış ve çöküşleri netice verebilir.

O zaman sadırlar gayz ile dolar, fikirlerde inad ve taassub yerleşir. Göz­ler ve bakışlar hased kıvılcımları saçar.

Bu hizmette, her zaman teenni ve nezaket ile davranmak gerektir. Kalp­leri Allah’ın rızasıyla meşbu olup, hizmet aşkı ile yürüyenler, zihinlerde başka şeylerle kurulmamalıdır. Çimenli, çiçekli, çok ferahlı ve müncezip yollar vardır ki, nihayetleri gül ve gülistandır. Güzel yüz, tatlı söz, kalp me­taneti ve hatır hoşluğu ile, fitne kapısını kapatıp şeytanın tahribatına karşı kalb ve hissiyatımızı siper etmemiz gerekmektedir.

Resûl-i Ekrem (S.A.V.)'ın

“Her ümmetin bir emini vardır. Ebu Ubeyde de benim ümmetimin eminidir.”

diye buyurduğu Hz. Ubeyde (R.A.)'nin, vefatı Nebevi’den sonraki karışıklıklarda söylemiş oldukları şu sözler, ne kadar ibretâmiz, ne kadar düşündürücüdür: “Ey müslümanlar kendi elinizle yap­mış olduğunuz bir hizmeti yine kendi elinizle yıkmayınız..”

Mazi bir kitabdır. İbret ve emsaller ile doludur. Bugün dünün aynıdır. Yeni bir şey yoktur. Değişen sadece renklerdir. İttihadını muhafaza edeme­yen nice nice devlet, millet ve cemaatler yıkılıp hâk ile yeksan olmuşlardır.

İşte Endülüs... İttifak ve tesanüd ile kuruldu, ihtilâflar ile yıkıldı.

Malûmunuz olduğu üzere Tarık bin Ziyad, İspanya’ya geçince, gemileri yaktırdı. Askerlerine hitaben:

“Arkamız deniz, önümüz düşman...
Muzaf­feriyetten başka çaremiz yoktur.”
dedi.

Tuleytula’yı kuşatırken askerde ricat alâmeti gördüğünde de ordusuna hitaben:

“Askerlerim, şehitlik ilerdedir. Gazilik de ilerdedir. Cennet de iler­dedir. Geride bir şey yok..” buyurdu.

Evet kardeşim, Cennet ilerdedir. Beka ilerdedir, lika ilerdedir, muzaffe­riyet ilerdedir.

Bediüzzaman’ın,

“Kardeşlerimden rica ederim ki sıkıntı veya ruh dar­lığından veya titizlikten veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan, arkadaşlardan sudur eden fena ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve ‘Haysiyetime dokundu.’ demesinler. Ben o fena sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın. Bin haysiyetim olsa, kardaşlarımın mabeynindeki muhabbete ve samimiyete feda ederim.”

söz­leri kulağımda çınlamaktadır. Anladığım kadarıyla bizim hatamız, Nur'un şayan-ı hayret ve ibret mizan ve mihenginin hakimiyeti altına lâyıkı vechi ile girmememizden; efkârımızı, ef’alimizi, ahvalimizi, O’nun tanzimi ile ni­zama koymamamızdan kaynaklanmaktadır. O’nun kudsî kanunlarını fert ve cemaat olarak temessüle mecburuz...

Evet, memur olmak başka, mütemessil olmak başkadır.

Evet, “El insafü hayr’ül evsaf.” insaf, vasıfların en hayırlısıdır.

İnsan, vicdana hizmet şuuriyle hakim olabilir. Hizmette ileri; teveccühde geri olmak, ehl-i hamiyetin şanındandır. Hz. Ebubekir’in (R.A.) hilafet ile ilgili olarak beyan buyurduğu

“Bu, onundur ki, o senindir denilir; o benim diyenin değildir.”

hakikatı bizler için güzel bir mihenktir.

Hz. Ömer’in (R.A.) sahâbeler içinde faziletmeab bir ferd-i feride söyle­miş olduğu şu sözler hepimiz için daima değerini muhafaza eden bir mi­zandır:

“Bu ümmetin keskin kılıcısın, eğilip de kesmez olma; bu ümmetin tatlı suyusun acıyıp da bozulma.”

Cenab-ı Hak cümlemizi sökükleri dikici, eksiklikleri ikmal edici, yarık ve çatlakları kapatıcı, gedikleri seddedici, müşfik, munsıf, müdebbir, müte­yakkız hadimlerden eylesin. Âmin.

Mehmed Kırkıncı
Yazdır   Kapat