Mukaddime

İnsanlık aleminde hak ile batıl, hayır ile şer her zaman çarpışmış ve
mücadele hâlinde olmuşlardır. Bu durum, külli ve umumi bir kaide halinde
devam edip gelmiştir. Tarihin yapraklarını tedkik ve tahkik eden bir kimse
bu hakikati açıkça görüp okuyabilir.

Evet nev-i beşer, Adem (a.s.) dan bu güne kadar bu münakaşa ve münazaraların
arasında bazen sıkışarak, bazen de yorularak gelmiştir. Gerçi
her hak ve her hayır pek çok hücumlara uğramıştır, fakat ne hikmetse bu
muaraza ve hücumlara en fazla peygamberler ve onların izini takip edenler
hedef olmuşlardır. Bu hal asrımızda da ciddi bir şekilde devam etmektedir.
Materyalizm, ateizm, evrimcilik, tabiatperestlik gibi menfi fikirlerle
Hak Dini olan İslâm’a karşı planlı bir mücadele yapılmaktadır. Bazıları da
din düşmanlıklarını onu tağyir ederek, hükümlerini değiştirerek sergileme
yoluna girmişlerdir. Maalesef memleketimizde de bu menfur plana bilerek
veya bilmeyerek alet olan kimselere rastlanmaktadır. Dine ait emirlerin inceliğine
ve ruhuna vâkıf olmayan bu kimseler, dinin bir takım hükümlerini,
tebdil ve tağyir ederek reform yapma hevesine kapılmaktadırlar. Hâlbuki
dinin hükümlerini vaz’ eden Allah olduğu gibi onları tebdil ve tağyir edecek
olan da ancak O’dur. Çünkü din, “bir vaz’ı ilâhidir ve akıl sahiplerini kendi
ihtiyarlarıyla hayra, fazilete, irfana sevk eden bir rehber-i umumi ve bir
mürşid-i küllidir” şeklinde tarif edilmektedir. İslâm dini beşerin yaratılışına
ve istidadına en uygun bir dindir ve insanlara saadet ve selâmet yollarını
gösteren bir hidâyet meşalesidir.

Bu din muayyen bir zamana, mahdut bir mekâna, hususi bir kavme
mahsus değildir. Hurafelerden, akim kabul etmeyip reddettiği hayalattan
müberra olup beşerin vicdanını tatmine muktedirdir. Bunun için kendisinden
sonra, bir din gelmesine ihtiyaç bırakmamıştır. Bir kimse en büyük
bir mütehassıs, bir dâhi de olsa dini mevzulara müdahalede bulunmağave reform yapmağa selâhiyeti olamaz. Çünkü İslâm dini, en son ve en mükemmel
dindir; insanları tâkatları nisbetinde mükellef kılar, suhuletli ve
müsamahakâr bir dindir. Reforma ihtiyacı yoktur.

Allah-u Tealâ Hazretleri, Peygamberimiz (a.s.m.) vesilesiyle bu ümmete
bir çok kolaylıklar ihsan buyurmuştur. Bunlardan biri de İslâm dininin içtihada
imkân vermesidir. Müçtehitlerin fer’i meselelerdeki farklı içtihadları,
bütün müslümanlar için büyük bir nimet ve gayet geniş bir rahmettir.

İslâm dininin getirdiği ilâhi esaslar her zaman tazedir. Bundan dolayı
ezelden geldiği gibi ebede gidecektir. Ancak din müessesesine beşerin tahrip
edici eli girdiği, heva ve hevese dayanan şahsi fikirleri karıştığı zaman,
artık o din ilâhî olmaktan çıkar, beşerî bir din hüviyetini alır. O zaman dinin
ruhu zail olur, imanın temeli sarsılır. Ortada cansız bir cesetten başka bir
şey kalmaz. Böyle tahrif edilmiş bir din ise beşerin hidâyetine ve necatına
vesile olamaz.

Din beşeri kanunlar gibi insanlar tarafından va’z olunmuş bir müessese
değildir ki isteyen arzu ettiği gibi ona müdahale edebilsin. Tıp ilmi tahsil
etmemiş birinin, o sahada hüküm vermesi ne kadar yersiz ve tehlikeli
ise; din sahasında zerre kadar ehliyeti olmayanların dine ait meselelerde
ahkâm kesmeleri de en az o derece zararlıdır. Zira insanın aklı da, fikri de
kendi gibi mahluktur ve mahduttur. İdrak ettikleri şeyler de kendileri gibi
sınırlıdır. Anlayamayacağı, kavrayamayacağı, şaşırıp kalacağı noktalar çoğunluktadır.
Malumdur ki, sınırlı ve hudutlu olan vasıtalar sonsuzu ihata
edemezler. İnsanın ilmi de, fikri de, tecrübesi de bir noktaya kadar gelir,
ondan öteye geçemez. Bunlar; ulvi bir hayata ve ebedi bir saadete namzed
olan insana mürşid olamazlar. İnsan bunlarla sırat-ı müstakimi bulamaz,
huzur ve saadete eremez. Akıl, fikir ve ilim; insanı ancak bir noktaya kadar
götürebilir, çoğu kere hata ve tehlikelere düşürür. O halde beşer için bunların
fevkinde bir mürşid ve rehber lâzımdır.

Buna binaen Cenâb-ı Hakk, insanı yalnız kendi akıl ve fikrinin, ilim ve
tecrübesinin rehberliğine bırakmamış, onun dünyevî ve uhrevî tekâmül ve
terakkisine ait kanun ve prensipleri ihtiva eden kitaplar ve peygamberler
göndermiştir. Bu cümleden olarak bize de Âhir Zaman Nebisi’ni (a.s.m)
ve ona inzal olan Kur’an’ı göndermiştir. Evet bize gelen Kur’an dünya ve
ahirette insanların ne suretle tekâmül edip saadete nail olacaklarını en
mükemmel şekilde tesbit etmiş, gerek itikad ve ahlâka, gerek ibadet ve
muamelâta ait bütün düsturları ihtiva etmiştir. Bilinen bir gerçektir ki; herşeyin
sonra geleni evvelkilere nazaran daha mükemmel ve daha ihatalıdır.
Nasıl ki enbiyalar zincirinin son halkasını teşkil eden Peygamber Efendimiz
(a.s.m.) geçmiş nebilerin en kamili ve onların sultanı ise kendine nazil
olan Kur’an da diğer semavî kitapların en engin ve en zengin olanıdır. Bu
noktada Kur’an’ın diğer semavi kitaplara rüçhaniyeti ve imtiyazı vardır.
Evet onlarda olmayan hükümler ve metodlar, Kur’an’da kemal derecede
mevcuttur.

Kur’an’ın ihtiva ettiği düsturları kabul edip hareketlerini ona göre tanzim
edenler, dünya ve ahirette en yüksek mertebelere çıkarlar. Ondan yüz
çevirip, istifade edemeyenler ise kendi felâketlerini hazırlamış olurlar. İşte
bu hikmete binaen Hz. Peygamber (a.s.m.), “Size iki şey bıraktım ki onları
kendinize rehber ve mürşid edinirseniz iki cihan saadetine kavuşursunuz.
Onlardan biri Kur’an-ı Azimüşşan, diğeri de Sünnet-i Seniyye’dir,” buyurmuşlardır.
Bu da gösteriyor ki; İslâm dininin esası ve menbaı Kur’an’dır.

O’nu Sünnet-i Seniyye takip eder. Çünkü; ebedi saadet hazinesi olan
Kur’an-ı Hakim’in birinci tefsiri hadis-i şeriflerdir. Kur’an’daki mücmel hakikatları
ve sırları, işaret ve remizleri anlamak ve vuzuha kavuşturmak
vazifesi birinci derecede Peygamberimize aittir.

Kur’an-ı Hakim’in mahiyet ve ruhuna hakkıyla vâkıf olan ancak O’dur.
Çünkü, Kur’an’ı izahta vahiy ve ilhama istinad ettiği gibi, Kur’an’ın mücmel
ve müphem olan hususlarını açıklamada da yine vahye ve ilhama istinad
ederek içtihatta bulunmuştur.

Efendimizden (a.s.m.) sonra bu vazifeyi; başta Sahabe-i Kiram ve
Fukaha-i İzam hazretleri deruhte etmişler, bu iki menbaı esas tutarak, zaman
ve mekanı, örf ve adetleri de nazar-ı itibara alarak ortaya çıkan füruata
ait yeni mes’elelerde içtihat etmiş ve bu vazifeyi hakkıyle yerine getirmişlerdir.
Müçtehit efendilerimiz bütün hükümleri, İslâm’ın temeli olan Kur’an
ve sünnetden istinbat etmiş ve birtakım şer’i kaidelerin ışığında bu ümmet-i
Muhammed’e yol göstermişlerdir. Çünkü bunlar Peygamber Efendimiz’in
(a.s.m.) esas vâris ve vekilleridirler. Allah Resûlü (a.s.m.), “ümmetimin
alimleri, Benî İsrail’in peygamberleri gibidir,” buyurarak nazar-ı dikkati
onların mertebe ve derecelerine çekmiş ve onlara ittiba etmeyi teşvik etmiştir.
Bundan anlaşılıyor ki, peygamberlerden sonra gelen makam ve derece
onlara aittir. Bu müçtehidler içerisinde de en büyükleri ve en mümtazları
dünyanın her tarafında müslümanların teveccüh ve kabulüne mazhar olup
şöhret kazanan Dört Mezhep imamlarıdır.
Zira, gerek İslâm dinine hizmet hususunda, gerekse ahlâk, fazilet ve
ilim itibariyle Peygamberimize (a.s.m.), sahabeden sonra, en ziyade yakın
olanlar bu zâtlardır. Her birinin hakkında, her devirde pekçok kıymetli
kitaplar yazılması ve bunların hüsn-ü kabul görmeleri bu hakikati tasdik
etmektedir.

Bu dini; ehl-i dalaletin ve cehaletin, haricî ve dahilî düşmanların tecavüzünden
muhafaza eden başta bu müçtehidin efendilerimiz olmuşlardır.
Onlara arka çeviren kimseler, onların derecelerini takdir edemez ve büyüklüklerini
göremezler.

Netice olarak ifade edersek, İslâmiyet ferdin ve cemiyetin dünyevî ve
uhrevî saadet ve huzurunu tekeffül eden bütün esasları camidir. İslâmiyetin
yeryüzünde yaşandığı en muhteşem dönem devr-i saadettir. Bu devirde
sahabe-i kiram bir çok ülkeleri fethedip, küfür ve dalaletin belini kırdıkları
gibi, Kur’an’in nuru ile de insanların kalplerini tenvir ederek vicdanlarını
huzura kavuşturdular. Kur’an ve hadiste açık olarak bulunmayan müşkil
mes’eleleri içtihadları ile hallettiler. Bütün himmet ve iktidarlarını sarfederek
İslâmiyet nurunu dünyanın en ücra köşelerine kadar neşrettiler. Tabiin,
Tebe-i Tabiin ve bunlardan sonra gelen fukaha ve müçtehidler bu vazifeyi
kemaliyle deruhte ettiler.

Cenâb-ı Hakk Sahabe-i Kiram ve müetehidin-i izam ile bu din-i mübini
neşir ve muhafaza ettirdiği gibi bunlardan sonra da bu vazifeyi kıyamete
kadar gelecek olan alimler ile devam ettirecektir. Demek ki bu dinin devam
ve muhafazası ulemanın vücuduna bağlıdır.

İşte bu alimlerin va’z-u nasihatlarına, irşad ve ikazlarına sımsıkı sarılanlar
ve kendi hayatlarında tatbik edenler hiç şüphesiz dünya ve ahirette
saadet ve huzur bulurlar. Ecdadımızın tekâmülü de İslâm’ı kendi hayatlarına
hakim kılıp, tatbik etmelerindendir. Bu, tarihin şehadeti ile sabit bir
hakikattir.

Bu da gösteriyor ki ebede namzet olan insan gibi mümtaz bir varlığa,
bu gibi mürşidler ve rehberler her zaman lazımdır. Tâ ki dünya ve ahiret
saadetini temin etsinler.

Mehmed KIRKINCI

ERZURUM, 2000
 

Mehmed Kırkıncı
Yazdır   Kapat