İnsan, Millet, Devlet

Peygamberimiz’e Karşı Vazifelerimiz

Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’inde Peygamber Efendimize hitaben

“De ki; Allah’a ve Peygamberine itaat ediniz. Eğer yüz çevirirlerse şüphe yok ki Allah Teâla kâfirleri sevmez.” 32 buyurmaktadır. 

Bu âyetten de anlaşıldığı gibi Allah-ü Teâla Hazretlerinden sonra en çok itaat Peygamber Efendimizedir. Çünkü itaat yolları içinde en makbul ve en doğrusu onun gösterdiği yoldur. Ona itaat etmeyenler fert olsun, cemaat olsun dünya ve ahiret saadetine varamazlar. Çünkü beşeriyet, zulüm ve dalalet çukurundan ancak O’nun getirdiği hidayet nuruyla, yine O’nun sa’y ve gayretiyle kurtulabilmiştir. Putperestliği batıl itikatları ve hurafeleri kökünden söküp atan O oldu. İnsanlık alemine Allah’ı hakkıyla O tanıttı. Cenab-ı Hakkı kalplere ve gönüllere O sevdirdi. Dünya ve ahirete ait saadet kapılarını O açtı. İnsanlık alemini ilim, marifet, adalet ve fazilet ışıklarıyla O ziyalandırdı; onları sürur ve saadete sevk edecek bir şeriat vücuda getir­di. Bu sayede muazzam medeniyetler kuruldu. Az bir zaman içinde getir­diği prensiplerle insanların kalp, ruh ve hayat-ı içtimaiyelerinde harikulade bir inkılap yaptı. İnsanlar arasında düşmanlık ve nefrete bedel muhabbet ve kardeşliği tesis etmeye muvaffak oldu. Alemin yaratılışındaki sırları çözdü. Bu bakımdan O’nu (asm) her şeyden hatta canımızdan da çok sev­mek imanın kemalinden olduğu gibi, akıl ve vicdanın da gereğidir. 

Peygamber Efendimizi (asm) sevmek ve ona ittiba etmek insanı muhabbe­tullaha götürür. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyurmaktadır. 

“De ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…” 33 

Bediüzzaman Hazretleri bu ayette i’cazlı bir îcaz olduğunu söyler ve şöyle der: 

“Çünki çok cümleler, bu üç cümlenin içinde dercedilmiştir. Şöyle ki: Şu âyet diyor ki: Allah’a (Celle Celalühü) imanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversi­niz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise, Allah’ın sevdiği zâta benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona ittiba etmektir. Ne vakit ona ittiba etseniz, Allah da sizi seve­cek. Zâten siz Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.” 

“İşte bütün bu cümleler, şu âyetin yalnız mücmel ve kısa bir mealidir. Demek oluyor ki; insan için en mühim âlî maksad, Cenab-ı Hakk’ın muhabbetine mazhar olmasıdır. Bu âyetin nassıyla gösteriyor ki; o matlab-ı a’lânın yolu, Habibullah’a ittibadır ve Sünnet-i Seniyesine iktidadır.” 

“Evet madem dost ve düşmanın ittifakıyla, Zât-ı Ahme­diye (asm) mehasin-i ahlâkın en yüksek mertebelerine maz­hardır. Ve madem bil’ittifak nev-i beşer içinde en meşhur ve mümtaz bir şahsiyettir. Ve madem binler mu’cizatın delaletiyle ve teşkil ettiği âlem-i İslâmiyetin ve kemalâtının şehadetiyle ve mübelliğ ve tercüman olduğu Kur’an-ı Hakîm’in hakaikı­nın tasdikiyle, en mükemmel bir insan-ı kâmil ve bir mürşid-i ekmeldir. Ve madem semere-i ittibaıyla milyonlar ehl-i kemal, meratib-i kemalâtta terakki edip saadet-i dâreyne vâsıl ol­muşlardır. Elbette o zâtın sünneti, harekâtı, iktida edilecek en güzel nümunelerdir ve takib edilecek en sağlam rehberlerdir ve düstur ittihaz edilecek en muhkem kanunlardır. Bahtiyar odur ki, bu ittiba-ı Sünnette hissesi ziyade ola. Sünnete itti­ba etmeyen, tenbellik eder ise, hasaret-i azîme; ehemmiyetsiz görür ise, cinayet-i azîme; tekzibini işmam eden tenkid ise, dalalet-i azîmedir.” 34 

Resul-u Ekrem Efendimiz (asm), bütün hayatında insanlığın necat ve felahı uğrunda insanüstü bir fedakarlık gösterdi. İnsanları Hak dine dave­tinde karşısına çıkan bütün engelleri aştı. Bu uğurda kendine yapılan bütün eziyet ve işkencelere, akıl almaz zulümlere, suikastlere karşı asla boyun eğmedi. Azmine, metanetine asla bir zayıflama gelmedi. Dünya sal­tanatına, servetine hiçbir zaman alaka göstermedi. Kendisine teklif edilen cazip şeylere verdiği cevabı “Bir elime güneşi diğer elime de ay’ı verseler ben davamdan asla vazgeçmem” olmuştur. 

Evet o şanlı Resulün yalnız bir davası ve gayesi vardı. O da dinlerin en güzeli olan İslâmiyet’i gönüllere sevdirerek dünyaya hâkim kılmaktı. O’nun emrettiği şeyleri tereddütsüz kabul etmek, ismi söylendiğinde ona salat ve selam getirmek dinimizin icabındandır. Taraf-ı İlahiden ne getirmiş ve haber vermişse onları yapmak, yasakladığı şeyleri yapmamak da üzeri­mize farzdır, vaciptir, sünnettir. Çünkü bunlar dünya ve ahiret saadetini kazanmamıza vesiledirler. 

Allah-ü Teala, bütün ulvi seciyeleri ve güzel ahlakları kemal derecesin­de onda birleştirmiştir. O, sıdk ve istikametin yaşayan bir timsaliydi. Bu ulvi seciyeler tâ çocukluğundan hayatının sonuna kadar kendisinde mev­cuttu. O bakımdan kendisine “Muhammed’ül-Emin” denilirdi. Fevkalade bir cesaret ve bir metanete sahipti. Harplerde gösterdiği kahramanlıklar her türlü tasavvurun üstündeydi. Düşmanları hezimete uğratmada dengi yoktu. Birçok kere Ashab-ı Kiram harpten geri çekildikleri zaman o Nebi-i Alişan Efendimiz (asm) asla geri adım atmamış, düşmana karşı hücuma devam etmiştir. Bu hali ise onun Allah’a olan itimat ve tevekkülünü parlak bir surette göstermektedir. Onun hayatını tetkik edenler, ne kadar metin bir irade, sarsılmaz bir azme malik olduğunu görebilirler. 

Risaletini inkâr eden düşmanları bile onun bu ulvi meziyetlerini kabul etmek zorunda kalıyorlardı. Hatta bugün bile birçok müsteşrik, Peygamberimizin büyüklüğünü takdir ederek bütün fazilet ve ahlâk-ı hasenenin onda cem olduğunu itiraf etmektedir. 

Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak O’nun şeref ve kıymetini ibraz sadedinde şöyle buyurmaktadır:

“Biz seni ancak bütün alemlere rahmet olarak gönderdik.”35 

Bir hadis-i kudside de Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“Sen olmasaydın, bu kâinatı yaratmazdım.”  

Onun aziz ve mükerrem vücudu sadece bir kavme, bir millete değil, bütün bir insanlığa ilahi bir rahmettir. Cenab-ı Hak onu peygamberlerin en sonuncusu ve en mükemmeli olmak şerefiyle mümtaz kılmış ve bütün akıl sahiplerine salah ve halas yollarını onunla göstermiş, insanlığın saadet ve selametine vesile olan İslâm dinini onunla talim ettirmiştir. Onun getirdiği nurdan, feyizden sadece insanlar değil, semavattaki melekler ve bütün mahlukat kemaliyle istifaza ve istifade ettiler, hisselerini aldılar. 

Peygamber Efendimiz (asm)’in bütün ümmetine karşı sonsuz bir şefkat ve muhabbeti vardır. 

“Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyaya geldi­ği dakikada ‘ümmetî, ümmetî’ rivayet-i sahiha ile ve keşf-i sadıkla dediği gibi mahşerde herkes ‘nefsî, nefsî’ dediği za­man, yine “ümmetî ümmetî” diyerek en kudsî ve en yüksek bir fedakârlık ile, yine şefaatıyla ümmetinin imdadına koşa­caktır.” 

“İşte o zâtın şefaatı altına girip ve nurundan istifade etme­nin ve zulümat-ı berzahiyeden kurtulmanın çaresi: Sünnet-i Seniyeye ittibadır.” 36

Dipnotlar:

32  Âli İmran, 32.
33 Ali İmran, 31.
34 Lem’alar.
35 Enbiya, 107.
36 Lem’alar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu