Bediüzzaman'ı Nasıl Tanıdım?

Üstad’ın Son Günleri

Üstad’ımız, artık çok ihtiyarlamıştı. Yaşı doksana yaklaşıyordu. O, ihtiyar ve hastalıklı hâliyle, Ankara, İstanbul, Konya… gibi önemli hizmet merkezlerini ziyaret ediyor, oradaki Nur talebeleriyle vedalaşıyordu. Bu vedalaşmalar, bana, Üstad’ın bir daha geri dönmeyeceği intibaını veriyordu.

Nihayet, 1960 Martının yağmurlu bir Ramazan gününde, sabahleyin çok hasta ve bitkin bir hâlde, birkaç talebesiyle birlikte, otomobille, nebiler diyarı Urfa’ya müteveccihen yola koyulmuştu. Yağmur, aralıksız devam ediyor, berrak katreler hâlinde değil, fakat hüzünlü gözyaşları olarak yere düşüyordu. Binbir zahmet ve güçlüklerle Urfa’ya varmışlardı. Bir otele yerleşip şöyle bir rahat nefes alacakları sırada, kapıya iki sivil polis gelerek şöyle demişti:

“İçişleri Bakanı Namık Gedik’in emridir, hemen Urfa’yı terkedecek, Isparta’ya döneceksiniz.”

Bu fevkalâde talihsiz tebligat her işitenin beyninde şimşek gibi çakmış ve vicdanları derinden sarsmıştı. Fakat, polisler ısrarlıydı. Durmadan baskı yapmaktaydılar. Oysa Üstad’ımız, yarı baygın bir vaziyette ebedî hayata, âhirete intikal anını beklemekteydi. Israrlar daha da yoğunlaşıp, tahammül sınırlarını aşınca, misafirperver ve kahraman Urfalılar galeyana gelmişler ve bir yandan otelin etrafını kuşatırlarken, öte yandan da postahaneye koşarak Ankara’ya yüzlerce, binlerce protesto telgrafları yollamışlardı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu